Aşağıdan izleyebileceğiniz videoyu incelediğinizde muhtemelen siz de ilk olarak aslında birbirinden çok farklı olan bu iki filmin benzerliğine şaşıracak ve daha sonra bunun nedenini sorgulayacaksınız.


Günümüzde içine doğdumuz dünyayı algılamak için yıllarımızı, kendimizi anlayabilmek içinse tüm hayatımızı feda ediyoruz. Çok değil, birkaç kuşak öncesi insanların yaşadıkları hayatı anlayabilmek mümkün bile değil. Çünkü artık içinde yaşadığımız dünyayı dahi anlayamıyoruz. Şayet anladığımızı düşünüyorsak ise  durum daha da vahim.

1800’lerin sonlarında, aydınlanma sonrası endüstriyelleşmeyle birlikte dünya büyük bir modernizm çağına girdi. 1900’ün ilk yarısı bu modernizmin ve onun ilerleme fikrininin yüceltilmesiyle geçerken ikinci yarısında insanlar bir şeylerin ters gitmeye başladığını fark ettiler. Gerçekten ilerliyor muyduk? Gerçekten modernizm bizi ileriye mi taşıyordu? İnsanlar bu soruları soruyorlardı, çünkü; insan olma adına yaptıkları şeylerin onları insanlıktan ne kadar da uzaklaştırdığını, varoluşlarındaki o büyük boşlukta hissetmeye başlıyorlardı. Artık çocuklar betonların içinde doğup, yaşayıp yine betonlar içerisinde ölüyordu. Artık insan olmanın biricik amacı olan hayatta kalmak için girişilen bir mücadele yoktu. Artık metalar vardı, tüketmek için yaşamak ve bunun için üretmek.

Peki ama bu insanların suçu muydu? Bugün ne için para kazanıyoruz? Mutlu olmak için neler yapıyoruz? Ya da mutlu olabiliyor muyuz? Bu dilimize pelesenk olmuş modernizm de ne oluyor böyle?

Herbert Marcuse modernizm için “Olmadığın şey için yaşamak ama daha da önemlisi ne olduğunu bilmemek” der. Çünkü modernizm bir ekonomik süreçler silsilesi olarak toplumsal bir yeniden yapılanmayı temsil eder. Bugün her birimiz ekonomik yapılarla birbirimize sıkı sıkıya bağlıyız. Marx’ın yabancılaşma dediği bir şeydir bu, ürettiğin şeye, emeğe yabancılaşma. Ve Marcuse bir adım daha ileriye götürür bunu, kendine yabancılaşma. İnsan nasıl kendine yabancılaşabilir? Bugün gerçekten ne kadar kendimizin farkındayız?

Felsefeyle ilgili olsun ya da olmasın hemen herkesin bildiği bir söz vardır: “Düşünüyorum öyleyse varım”. Descartes’ın bu meşhur sözü onun felsefi dizgesinin zirvesidir. Hayattaki her türlü bilgiden şüphe eder Descartes, dahası her türlü şeyin varlığından. Gerçekten onların var olduğunu, doğru olduğunu nasıl bilebiliriz, der ve şunu söyler; “Gerçekten bir uykuda olmadığımdan nasıl emin olabilirim?

Hani demiştik ya içine doğduğumuz dünya diye, işte Descartes’ın kast ettiği de budur. O içine doğduğu dünyanın hakikatlerine güvenmez, gerçek hakikati arar ve bunun için de saf bir kuşkuculuk atar ortaya. Yüzlerce yıl önce yapar bunu üstelik, Kilisenin yoğun baskıları ve dogma fikirleri altında. Peki, neden önemlidir Descartes’ın bu “Düşünüyorum öyleyse varım” sözü? Burada kast edilen düşünmenin önemi falan değildir, bu sözün esas anlamı; “Ben dışındaki her şey şüphelidir”de yatmaktadır.

Konuyu dağıtıyormuşum, sürekli sorular sorup duruyormuşum gibi gelebilir. Ama daha şimdiden bazı fikirlere ulaştığımızı fark etmişsinizdir sanırım. Camus’nün Yabancı romanında geçen şu söz şu ana kadar anlattıklarımı özetler niteliktedir: “Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (…)  İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.” Artık onun dışındaki her şeyden kuşku duymamız gereken “ben”e yabancılaşmış durumdayız. Peki o halde kuşku duymadan sırtımızı dayayabileceğimiz ne var? İşte bu tam da Sartre’ın Bulantı’da bahsettiği, içine düştüğümüz büyük boşluktur. Öyle bir boşluk ki artık “ben” yoktur. “Susmak onların doğal hali sanki. konuşmak da ara sıra geçirdikleri bir nöbet.”

Bu bahsettiklerimiz öyle çok özel kişilere has şeyler de değildir üstelik. Bugün modernizm nasıl her yerdeyse içine düştüğümüz bu boşluk da her yerdedir.

Örneğin kendi topraklarımızdan Turgut Uyar şunları karalar:

Binlerce pazartesi geçti ömrümde
Hangisiydi o çıkaramıyorum
Bir kiraz yediğimi hatırlıyorum kurtluydu
Demek oldukça eski
Bir de saçmasapan şeyler
Bir kızın diz altını örneğin
Bir adamın çirkin sigara içişini
Nasıl yaşanıyor bu vesayetli dünyada
Hangi çılgınlar nasıl dayanıyor buna
Kimsenin soyunu sopunu bulmak görevim değil
Kendi öykümü düzenlemek yetiyor bana
Güzel bir öğle vakti
Eski güzel bir akşamı hatırlayarak
Sonra dopdolu şeyler
Damacanalar gibi
İçim kabarıyor
Sonu olsun diyorum
Neyin sonu ama
Hiç değilse bu taş basamakların

Özellikle farklı alanlardan örneklere yoğunlaşıyorum ki meselenin önemini ve vahametini daha iyi kavrayabilelim. Çünkü modernizmin getirdiği bu kendine yabancılaşmanın uzantıları çok daha ilerilere kadar uzanıyor, en basit haliyle diğer insanlara yabancılaşmaya. Kendine yabancılaşmış biri bir başkasıyla nasıl anlaşabilir ki? Bugüne kadar kadın erkek ilişkileri üzerine binlerce beste yapılması, şiir yazılması tesadüf olabilir mi? Ve aslında hiçbirinin bir çözüm üretememesi?

Kaldı ki üzerine yüzlerce akademik tezin de yazıldığı bir mevzudur bu yabancılaşma kavramı. Hayatın her alanında vardır ve doğal olarak sanatın da her alanında da kendini gösterir. Örneğin aşağıda, hazırladığımız, Lost in Translation filminden iki sahne ile 1900’lü yılların ilk yarısında yaşamış Amerikalı ressam (Sanatçının yaşadığı yıla dikkatinizi özellikle çekmek istiyorum ve bu yıllarda aslında modernizmin övüldüğüne. İşte sanatın ileriye dönük paha biçilemez değerini anlamak için küçük bir örnek.) Edward Hopper’ın çizdiği iki tablo arasındaki benzerliği gösteren görsellere baktığımızda modernizm ve onun getirdiklerinin evrenselliğini daha iyi anlayabiliriz.

Sinema alanında da modernizmin bu çıkmazları birçok yönetmen tarafından temel mesele olarak işleniyor elbette. Burada bu filmlere değinmeden önce, bahsettiğimiz konunun farklı bir boyutunu oluşturan bakış açısından özellikle bahsetmek istiyorum. Yani modernitenin bu çıkmazlarına yönelik girişilen mücadeleler ve çıkar yol arayışlarıyla ilgili. O yüzden modernizmle ilgili değil de, modernizmin ötesine geçemeye çalışan filmleri önererek aslında her birimiz için bir düşünme alanı yaratıp yazımızı sonlandırmak istiyorum.

Modernitenin çıkmazlarından kurtulmak ve kendi varoluşunu keşfe çıkmak, bu konuda düşünenler tarafından genellikle bir yolculuk metaforuyla işlenir. Tarkovsky’nin Stalker filminde karakterlerimiz bir “bölge”ye gitmektedirler. Peki bu bölge aslında nedir? Karakterlerin yaptıkları bu yolculuk sıradan bir yolculuk mudur? Ya da Angelopoulos’un Ulysses’ Gaze filminde karakterimizin aradığı gerçekten o makaralar mıdır? Wenders’in Falsche Bewegung’unda tüm o karakterlerin bir sonuca bağlanmayan hareket halinde olmalarının anlamı nedir? Nereye gitmektedirler?

Reklamlar