İlk bakışta Apollo (otoriteryen polis yasasını temsil eden Brolin) ile Dionysos’nun (müthiş bir karnaval karakteri olan Doc) çatışmasını konu eder gibi görünse de Paul Thomas Anderson’ın Thomas Pynchon’un aynı adlı kitabından uyarladığı Inherent Vice bu çatışmadan çok daha fazlasıyla ilgileniyor. Filmi “anlaşılması güç”  kılan tam da bu ikilinin yüzyıllar boyu sürmüş mücadelesinin ötesini görmeye çalışması.

Tam olarak çevirmek mümkün değil aslında filmin adını. Amerikan polis argosundan geliyor. Bir şeyin ortada mevcut olmayan ancak kendi yapısı dâhilinde barındırdığı ve kendini yok edebilecek potansiyele sahip faktör anlamında kullanılıyor. Filmde kısaca açıklandığı örneklerle gidersek; cam kırılır, buz erir… Bu, her cam kırılacaktır, her buz da eriyecektir demek değildir kuşkusuz fakat bu ihtimalin barındırdığı tehlikeye hesap etmemize yardımcı olur. Camı yere düşürmezsek, sert objelerle üzerine vurmazsak kırılmaz; buz da soğukta tutulduğu ve sıcağa çıkarılmadığı sürece erimez. Bu yüzden gizli kusurun ortaya çıkmaması için o nesnenin her zaman kendi rahat-alanı (“comfort zone” dedikleri) içerisinde bulunması gerekir. Peki bu rahat-alana nasıl bir sürerlilik kazandırılabilir? Eğer ki her şeyin filmde söylendiği türden bir gizli kusuru olduğunu varsayarsak bu kendi biricik varoluşumuzun da içerisinde bizi yok etmek için uygun koşulların ortaya çıkmasını bekleyen, rahat-alanı dağıttığımız an bizi darmadağın edecek bir saklı potansiyelin de olduğu anlamına gelir. O halde bunun ortaya çıkmaması için ne gerekiyorsa yapmalı, olabilecek her türlü sembolik yasayı devreye sokmalı ve işlevsel hale getirmeliyiz(dir). Kendi kendimizi durmadan bir denetim halinde tutmalı, her hareketimizi sanki bu gizli kusur ortaya çıkabilecek bir eşik gibi düşünüp eylemlerimize bir sınır çekmeliyiz(dir). Böylece kendi rahatlığından başka bir şeyi düşünemeyen, hiçbir hakiki duyguya sahip olmayan, hiçbir şeye tutkuyla bağlanamayan apetik yaratıklara dönüşürüz. Friedrich Nietszhe’nin çok önceleri “son insanlar” diye adlandırdığı bu varoluş biçimi insanların “gizli kusurunun” ortaya çıkmasını engellemeye çalışırken alınan önlemler ile her zamankinden daha yakın. Hayatında yalnızca güvenlik ve toleransı önemseyen, hayal kuramayan, yaşamaktan yorulmuş son insanlar Inherent Vice’ın, hatta biraz daha ileri götürelim, Anderson’ın sinemasının hedef noktasıdır: “Dünya küçüldü ve üzerinde oturuyor her şeyi küçülten son insan. Türü tıpkı bir pire gibi kökü kazınmazdır, en uzun süreli yaşar son insan. Mutluluğu keşfettik der son insan ve gözünü kırpar.”

inherent_vice_sinematopya-3

Öyleyse insanın gizli kusurunun ortaya çıkmaması için ne yapılabilir ya da zaten ortaya çıkmış ve toplumda sanki “normal” bireylermişçesine dolaşan bu “kusurluları” ne yapmak gerekir? Inherent Vice’ın buna verdiği cevabı anlamak için filmin geçtiği zamana ve mekâna dikkat etmek gerekiyor. Nixon’ın başkanlığının sonlarında geçen filmin kendisine mekân olarak seçtiği yer Los Angeles, Kaliforniya. Dönemin Kaliforniya valisi ise Nixon’ın ardından başkan olacak Ronald Reagan. Reagan’ın kendi başkanlık döneminde uygulayacağı neoliberal politikaların bir nevi küçük bir hedef tahtasında denenmesini izliyoruz bu yüzden filmde. Bu açıdan bakıldığında filmin neden sürekli “gemi” ve “tımarhane” gibi kavramlara uğraştığı daha rahat görülebilir. Golden Fang (Altın Diş) isimli gemi ve tımarhaneye gönderilenler serbest piyasada yeteri kadar aktif özneler olarak işlev görmeyeceklerinden ve sürekli işlerin saat gibi tıkırında işlemesini bozacakları için gönderilmişlerdir: Stultifera navis olarak bilinen, bizim “aptallar gemisi” (“ship of fools”) dediğimiz olgunun kökeni aydın insanın sorunsuz bir şekilde toplumdaki delileri ve akıl hastalarını nasıl temizleyeceği sorununda yatmaktadır. (Daha sonra bu gemilerin er ya da geç bir karaya çıktıkları ve çıktıklarında da içindeki bütün delilerin çıkarak orada yaşayanları terörize ettikleri ortaya çıkar; aydın insan bunu kabul edemeyeceği için daha kesin bir çözüm önerir: Büyük Kapatılma.)

inherent_vice_sinematopya-2

Filmin odağına aldığı hippieler bu iktidar mekanizmasının en güncel odak noktaları. Tarihe, daha doğrusu hayatımızda belli yer edinmiş kavramların ve kurumların soy kütüğüne bakıldığında görülebilir ki kapitalizmin gelişmesiyle beraber hapishane,  tımarhane, klinik gibi kurumlar yahut “dispositif”ler mevcut işlevlerinin ötesinde bir görev görmeye başlamıştır. Önceleri “şaman” denilen, şu sıralar ise “deli” dediğimiz kişiler toplumda kendilerine ayrıcalıklı bir yer bulabiliyorlardı. Fakat bu kişiler ekonomik anlamda vasıfsız oldukları, tek yapabildikleri öte dünyadan duyduklarını iddia ettikleri sesleri aktarmak olduğu için bütünüyle üretimin yeniden yapılması ve sürerliliğinin sağlanması üzerine kurulmuş bir düzende onlara ayrıcalıklı bir konum atfetmek oldukça risklidir. Bu yüzden bir zamanlar kutsal olarak anılan ve normal insanın ötesini görebildiği için saygı duyulan kişiler “deli” olarak işaretlenir; bir kere “deli” olarak işaretlendiler mi hayatlarına yapılabilecek her türlü müdahale, yaşamları üzerine kurulacak her türlü iktidar, ölümleri üzerine sahip olduğu iddia edilen her türlü hak meşru hale gelir. Bu düzenek yüz yıllar önce işliyordu diye düşünmek yapılabilecek en mühim hatadır. Filmin/kitabın da incelediği üzere bir kişi “hippie” olarak damgalandığı andan itibaren kendisini bu “iyileştirme” kurumlarının herhangi birinde bulabilir. Filmde durmadan Doc’a bu sıfatın uygun görülmesi bundandır. “Hippie” demek kişilerinin kendi yaşamlarını olması gerektiği gibi yaşamadığı, her zaman yanlış tercihler yaptığı, kendini harcadığı anlamına gelir. Kendi yaşamlarını kontrolünü ele alamayan, daha doğrusu “uyuşturucu” kullanarak bu kontrolden bilinçli bir şekilde vazgeçen kişiler ise ister istemez serbest piyasada kendilerine yer bulamazlar. Yer bulunmayınca da ya “kapatılmaları” ya da hepsinin bir gemiye toplanarak denize açılmaları gerekir. Golden Fang işte budur. Film boyunca ne olduğu bir türlü kavranamayan, her yerden ortaya çıkan, her yerde adamları olan ve her kuruma bir şekilde ilişmiş Golden Fang, neoliberalizmin düzgün bir şekilde işleyebilmesi için yaşam üzerine kurulan iktidar mekanizmasının bir tasavvurudur. Tam da gizli kusurun ortaya çıkmaması, camın kırılmaması, buzun erimemesi için alınan önlemlerin, koyulan kuralların uygulayıcısıdır. Inherent Vice’ın çizdiği Los Angeles gizli kusurun ortaya çıkmaması ve çıkanların (“uyuşturucu batağı”na çoktan batmış olanların) ortadan kaldırılması için oluşturulmaya çalışılan denetim toplumunun bir portresi.

INHERENT VICE

Bitirirken girişte bahsettiğim çatışmanın ötesini görme meselesine dönersem, Anderson’ın filmi basit bir ikiliği (Apollo-Dionysos da olabilir bu, psikanalizin diliyle söylersek süperego-id de) reddetmesi ve bizi tam da bu ikiliğin sorunsallaştığı noktaya götürmeyi tercih ettiği için önemli. Son sahnede Brolin bir paket dolusu otu ağzına atıp sanki hiçbir şey olmamış gibi kapıdan çıktığında kendisini, onun katı ve otoriter yasasını var edenin, Doc’dan başkası olmadığını olumlamış oluyor. Böylece basit bir bağımlı-kurtarıcı gibi bir ikilik üzerinden filmi düşünmek imkânsız hale geliyor (Benzer bir durumdan The Master’daki Hoffman-Phoenix ve There Will Be Blood’daki Lewis-Dano ilişkisi için de söz etmek mümkün). Bununla beraber Doc’un içinde de Brolin’in yasasından bir parça var; başka türlü nasıl bir detektif olsun ki? Fakat Anderson sadece ikilikler ile düşünmemizle ilgilenmiyor, o bizi ikilikler şeklinde düşünmeye zorlayan, başka bir seçenek bırakmayan mekanizma ile ilgileniyor. Denilebilir ki Anderson (Sezar’ın hakkı Sezar’a, ondan çok Pynchon) bu mekanizmanın her zaman-hep orada olduğunu, ona karşı direnişin onu yeniden ürettiğini kavrıyor ve filmini onun kolaycı bir tasavvurundan (Million Dolar Baby ve One Flew Over Cuckoo’s Nest gibi filmlerin aksine) ziyade onun giremeyeceği bir alan olarak kurguluyor. Filmi bir başyapıt yapan unsur da bu: Inherent Vice, “faşist olmayan bir hayata giriş” kılavuzu gibi.

Reklamlar