“Bana göre sinema, yeni bir baskı tekniğinden başka bir şey değildir. Dünyanın bilgi yoluyla tümden dönüştürülmesinin başka bir biçimidir.”

tumblr_inline_nn6874CcEW1toelev_500


Jean Renoir, 1894 yılında Paris’te doğar. Babası ünlü empresyonist ressam Pierre-Auguste Renoir’dir. Jean Renoir başarılı bir eğitim aldıktan sonra 1. Dünya Savaşı yıllarında orduya katılır. Savaş sırasında bacağından yaralandığı için Paris’e geri dönen Renoir, iyileşme sürecinde birçok film izler ancak izlediği filmlerin hayatında bir etkiye kavuşması için daha fazla film izlemesi gerekir. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra seramikçilikle uğraşmaya başlar. Babasının çevresi sayesinde sinema sanatıyla ilgili yoğun bir çevre oluşturur ve sinema ilgisini çekmeye başlar. Babasının modellerinden biri olan Andree Madeleine Heuschling ile evlenir ve çekeceği ilk 5 filminin başrolünde karısını oynatır. İlk filmi Keyifsiz Bir Yaşam’dan (1923) sonra karısı filmde canladırdığı Catherine karakterinden etkilendiği için adını Catherine Hessling olarak değiştirir. 1920’li yıllarda çektiği en tanınan filmi Emile Zola’nın aynı adlı romanından uyarlanan Nana’dır.

tumblr_inline_nn6874YjmD1toelev_500

Jean Renoir’in sinemasından yükselişi karısından ayrıldığı 1930 yılına denk gelir. İlk sesli filmi On Purge Bebe’nin ardından, başyapıtlarından biri sayılan La Chienne gelir. La Chienne, Şiirsel Gerçekçilik sinema akımının başlangıcı sayılır. Film alt tabakadan insanlar arasında geçen aşk hikayesini ve kıskançlıklarını konu alır. Konuyu ve kadraj içerisindeki ögeleri vurgulanamak için Renoir filmde “alan derinliğini” kullanır. İlk kez denenen bu yöntemi daha sonra Orson Welles ve William Wyler  tarafından da kullanılacaktır. Bir başka baş yapıtı ise 1930’ların ikinci yarısında çektiği La Grand Illusion’dur (1937). Filmde uçakları Almanlar tarafından düşürüldükten sonra sağ kurtulan iki Fransız askerinin Almanlara esir düşmesi sonrasında gelişen olaylar konu alınır. Filmde tüm sinemadaki savaş filmlerinin yanı sıra bir savaş görüntüsü görmeden, savaş zamanında geçtiğini anlarız. Yönetmen filmde her iki tarafıda objektif olarak ele almıştır. Ayrıca filmde sessiz dönemin en güçlü yönetmenlerinden Erich von Stroheim de oynamaktadır. 1930’ları rüya gibi bir filmle bitirir: La Regle du Jeu (1939). Burjuvazi sınıfı eleştirilerini kadın-erkek ilişkileri ve yapmacık tavırları üzerinden eleştirir. Filmde kullandığı alan derinliği tekniği ileride Orson Welles’i etkileyecek ve Welles, Citizen Kane filminde kullanacaktır. Oyunun Kuralı, başta anlatım teknikleri açısından Orson Welles olmak üzere, Fransız Yeni Dalgası, Luis Bunuel ve toplumsal eleştiriyi izleyen daha pek çok yönetmene ve filme kaynaklık eder. Sinema tarihinin öncü filmlerinden biri olarak bugün değeri daha da anlaşılan filmin, tersten okunması sonrasında tekrar başa dönülerek girizgahtaki Figaro’nun Düğünü’nden yapılan alıntıya bakılması ise izleyenlere yeni bir kapı aralar. Oyunun Kuralı (1939) filmini çektikten sonra Fransa’dan Amerikaya taşınır. Orada birkaç Hollywood filmi çektikten sonra, 1951 yılında ilk renkli filmi The River’ı Hindistan’da çeker. Daha sonrasında iki-üç tane önemsiz film çektikten sonra yönetmenliği bırakır ve 1979 yılında 85 yaşındayken hayatını kaybeder.

tumblr_inline_nn68f0oAOg1toelev_500

Yazan: Gencer Utku GEDİZ

Reklamlar