Bu liste sinemahzen.com sitesinden alıntılanmıştır.

Yol filmleri son derece zengin bir alt tür. Dolayısıyla en iyilerini seçmek sanıldığı kadar kolay olmadı. Çünkü tuhaftır, yol filmleri istisnaları saymazsak her daim vasat ibresinin yukarısında kalmayı başarıyorlar. Bunun sebebi iki saat boyunca bir film karşısında oturmayı, vaat ettikleri özgürlük hissi sayesinde sıkıcı bir iş olmaktan çıkartıyor olmaları olsa gerek! Önümde çok fazla iyi örnek olduğu için ilk önce 20 olarak düşündüğüm film sayısını, 25’e sonrasında 30’a çıkartmak zorunda kaldım. Fakat yine de her liste gibi mükemmel değil…

30. We’re the Millers (Bu Nasıl Aile! – Rawson Marshall Thurber)
millers-weed-baby
David Clark, ucunda büyük bir miktarda para ödülü olduğu için Meksika’dan Amerika’ya uyuşturucu kaçakçılığı yapmayı kabul eder. Ama bunu dikkat çekmeden, başarılı bir şekilde gerçekleştirebilmesi için Meksika’ya bir aile olarak gidip gelmesi gerekmektedir. Bu yüzden tanıdığı birkaç kişiyi çeşitli vaatlerle bu yolculuğa ikna eder. Yolda pek çok talihsiz durumla karşılaşan bu sözde aile bireyleri arasındaki bağlar zamanla sıkılaşacaktır. İlk başta yalnızca para için böyle bir ortaklığa girişmiş grup üyeleri  arasındaki çıkar ilişkisi duygusal bir ilişkiye evrilecektir. 2013’ün güzel sürprizlerinden We’re the Millers!

29. Midnight Run (Geceyarısı Avı – Martin Brest)
Midnight run
Suçlu bir adamı yakalamak için görevlendirilen bir kelle avcısı, onun da peşine takılan başka bir ödül avcısı, onları takip eden FBI ajanları ve suçlu adamı öldürmeye kararlı bir mafya… Tüm bunların bir araya getirilmesiyle oluşturulan sağlam bir komedi – aksiyon örneğidir Midnight Run. Büyük bir bölümü yolda geçen film, sayısız kez kullanılan bir temaya sahip olmasından ötürü pek de yenilikçi değildir ama söz konusu temayı hakkını vererek hayata geçiren filmlerdendir.

28. Planes, Trains & Automobiles (Uçaklar, Trenler ve Otomobiller – John Hughes)
planes traines automobiles
Eve gitmek olsa olsa ne kadar zor olabilir ki? Planes, Trains & Automobiles, bu soruya verilecek cevapta bir hayli ufuk açıcı sayılabilir. Konusu eve ulaşmak gibi son derece basit olsa da Neal Page’in yolda başına gelen aksilikler hiç de yabana atılacak gibi değildir. Üstelik tüm bu aksilikleri hiç hoşlanmadığı bir adamla, Del Griffith’le, tecrübe etmek durumunda kalıyor Neal.  Steve Martin’den rol çalan John Candy, Del Griffith rolüyle filme büyük bir ivme kazandırıyor.

27. Dumb & Dumber (Salak ile Avanak – Peter Farrelly, Bobby Farrelly)
Jim Carrey And Jeff Daniels In 'Dumb & Dumber'
Belki de en az iki karakteri kadar aptal bir filmdi ama bu onun eğlenceli olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Tuhaf diyaloglar, tuvalet komedisi ve uçuk sayılacak bir durum komedisiyle birleştiğinde gerçekten de eşine zor rastlanır bir sonuç çıkıyordu ortaya. Evet, iki kafadarın yolculukları tek başına ne en iyi yol filmi olabilecek kadar başarılı ne de en iyi komedi filmi olacak kadar… Fakat en iyi yol komedisi olarak değerlendirildiğinde Dumb & Dumber, türün kesinlikle en iyilerinden!

26. Paper Moon (Ay Beyazdır – Peter Bogdanovich)
PaperMoon_103Pyxurz
Büyük Buhran döneminde geçen hikayesine rağmen bir an olsun karamsar olmayan ancak dönemin gerçeklerinden de bağımsız hareket etmeyen hayli iyimser bir yolculuk filmidir Paper Moon. Ve ayrıca sinemada görülebilecek en tuhaf baba – kız ilişkisini izleyiciye armağan eder. Yine de filmi unutulmaz kılan en önemli ayrıntı bu ilişkiden öte oyuncu performanslarıdır. Bilhassa Addie rolünü oynayan Tatum O’Neal’in performansı kayıtsız kalınamayacak kadar iyidir ve neden tüm zamanların en iyi çocuk oyuncu performanslarından biri olarak gösterildiği de film izlendiğinde rahatlıkla anlaşılabilir.

25. Walkabout (Sonsuz Çöl – Nicolas Roeg)
walkabout
Toplumdan tabiat anaya kaçış olarak özetlemek mümkün Nicolas Roeg’un filmini. Yönetmen, zaten gelenekçi olmayan öyküleri ve kurgulama biçimini kullanmasıyla tanındığı için onun yol filmi anlayışının sıradan olamayacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Evet, her türden sinema seyircisine hitap etmediği aşikar ancak yol filmlerine yeni bir tarif getirdiği de inkar edilemez Walkabout’un. Muhteşem manzaraları dolduran bu sembolik anlatım rüya gibi ancak hiç de karmaşık olmayan sürrealist bir döngüye giriyor…

24. Spoorloos (Kayboluş – George Sluizer)
spoorloos
Hollandalı gazeteci ve yazar Tim Krabbé’nin “The Golden Egg” adlı romanından uyarlanan filmde yönetmen yol mefhumunu bir tehdit gibi kullanmış ve ondan bir gerilim unsuru çıkartmayı başarmıştır. Başından sonuna dek gizemin eksik olmadığı Spoorloos, sadece gerçeğin peşinde yapılan yolculuk olduğu için değil aynı zamanda ilişkilerdeki bağlılık kavramına da önemli bir yer ayırdığı için bu denli başarılı oldu. Gerilim ve romantizmin kesişme noktasında hayat bulan film üzerinden geçen senelere rağmen ilk günkü etkileyiciliğini koruyan, zamanın da ötesinde bir film!

23. Yol (Serif Gören, Yilmaz Güney)
theway3
Yol, Türkiye’deki siyasi baskıyı ve bu baskının karakterler ve hatta toplum üzerindeki etkilerini en iyi anlayan ve anlatan filmdir. Filmde yolculuk aslında ülkenin gerçeklerini göstermek için akıllıca kullanılan bir metafordur. Çünkü her adımda ülkenin yeni bir trajik yönüyle yüz yüze geliriz. Gelenekler, din ya da devlet baskısının insan hayatları üzerindeki tahrip edici etkisinin en iyi anlatıldığı bu film hayli karamsar ve öfke doluydu ancak iyi bir politik film çekmek için bu duygular da bir gereklilik değil midir zaten?

22. La Strada (Sonsuz Sokaklar – Federico Fellini)
la strada
Federico Fellini’nin uluslarası bir üne kavuşmasına sebep olan filmdi La Strada ve fiziksel gücünü kullanarak sokak gösterileri yapan bir adam ile parayla satın aldığı kimsesiz bir kızın öyküsünü anlatıyordu. İnsanlığın neredeyse bütün hallerinin bir filme sığdırılması pek kolay olmasa da bilinmeyen bir biçimde bunu gerçekleştiriyordu Federico Fellini. Bu yüzden her izlendiğinde insanı farklı bir duyguya sevk eden bir filmdir La strada!

21. Bir Zamanlar Anadolu’da (Nuri Bilge Ceylan)
anatoliastill14_hires
Nuri Bilge Ceylan, üzerinde olduğu coğrafyanın otopsisini yapar Bir Zamanlar Anadolu’da.Yönetmenin bu çalışması tipik yolculuk filmlerinden pek çok konuda ayrılır. Yolculuğun amacı farklı olduğu gibi varılan yer de farklıdır çünkü. Bir katil zanlısının peşi sıra çıkılan yolculuk, bir ceset bulma hikayesi gibi görünse de esasen varoluşsal bir yolculuktur. Ve yönetmen, yan öykülerle filmini çeşitli katmanlara böler. Bu zekice bir hamledir ve filmin başarılı olmasının birincil nedenidir. Yoksa özünde yönetmenin diğer filmleri gibi pek de heyecan verici bir temaya sahip değildir Bir Zamanlar Anadolu’da.

20. Badlands (Kanlı Toprak – Terrence Malick)
badlands film
Terrence Malick, sinemanın kabul görmüş kodlarına ve motiflerine karşı son derece kayıtsız bir yönetmendi. Badlands, onun bu yönünün en iyi şekilde gözlemlenebileceği çalışmasıdır. Malick, bireylerin içlerinde taşıdıkları katastrofik dünyayı amaçsız iki karakterle anlatmayı tercih eder. Bu örnekte, tıpkı Bonnie and Clyde gibi iki kanun kaçağı sevgilinin öyküsü anlatılır ama tuhaf bir biçimde filmde tutku yoktur. Ne duygusal, ne de ideolojik anlamda. Karakterlerin yaptığı her harekete sinmiş bir bezginlik vardır. Hayatta belli bir hedefi olmayan insanların içlerinde hissettikleri boşluğu (ki pek çok insan bunu inkar eder) doldurma çabasından başka bir şey değildir Badlands.

19. The Hitcher (Otostopçu – Robert Harmon)
The-Hitcher-Jim
Rutger Hauer’in oyunculuk performansıyla Paul Newman’ı andırdığı The Hitcher, iki erkeğin arasında patlak veren vahşi bir psikolojik savaşı anlatır. Jim’e musallat olan bir seri katil onun hayatını öylesine tepetaklak eder ki genç adam kendisini büyük bir suç bataklığında bulur. Ve sıradan bir vatandaşken çok kısa sürede polisler tarafından aranan tehlikeli bir suçlu konumuna düşer. The Hitcher, her ne kadar B sınıfı filmlerden bazı ögeleri ödünç alıyor olsa da son derece etkileyici bir çalışmadır. Bu etkileyiciliğin boyutunu izah edebilmek için belki de şöyle bir cümle kurmak gerekiyor: The Hitcher, insanda yol fobisi oluşturacak kadar ürkütücü  ve geri dönüşü olmayan bir maceradır!

18. Ta’m e guilass (Kirazın Tadı – Abbas Kiarostami)
taste of cherry
İntihar etmeye karar veren orta yaşlı bir adam, arabasıyla sonu bilinmez bir yolculuğa koyulur. Çıkılmış en tuhaf yolculuklardan birini anlatan bu Abbas Kiarostami filminin kahramanı, yolda çeşitli insanları arabasına alır ve onlardan kendisini intihar ettiğinde bir kiraz ağacının altına gömmelerini ister. İran’ın susuz topraklarında geçen Ta’m e guilass, bir insanın varoluşsal kaygılarını anlatan yalnızlık destanı gibidir. İşin tuhaf yanıysa filmi çekerken yönetmenin bir senaryodan faydalanmamış olmasıdır.

17. Il Sorpasso (Gamsız Hayat – Dino Risi)
il sorpasso
Il Sorpasso, çekilmiş ilk yol filmi değildi. Kendinden önce pek fazla yol filmi hayata geçirildi ancak onu önemli kılan şey “modern yol filmlerinin” atası olmasıydı. İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ardından boşluğa düşen İtalyan Sineması’nın en heyecan verici gelişmelerinden biri olmuştu zamanında. Komediyi de dramı da aynı ustalıkla öyküye dahil eden yönetmen Dino Risi, bu film sayesinde insan ilişkilerine farklı bir cepheden yaklaşılabileceğini de ispatlamış oldu.

Filmin ayrıntılı eleştirisi buradan okunabilir.

16. Bring Me the Head of Alfredo Garcia (Bana Onun Kellesini Getirin – Sam Peckinpah)
Bring.Me.the.Head.of.Alfredo.Garcia.1974.BluRay.720p.AC3.x264-CHD[17-08-19]
Seyirciyi ikiye bölerek anlaşmazlığa sokan filmlerin başında geliyor Bring Me the Head of Alfredo Garcia! Ya çok seveceğiniz ya da nefret edeceğiniz türde bir film. Fakat ister sevin ister nefret edin her halükarda içinizde kök salan bir sinema eseri bu ve izlenmeden önce bu gerçeğin göz önünde bulundurulması gerekiyor. Sam Peckinpah’ın alameti farikası olan kanlı kadrajlarını ve estetik kaygılarını taşıyan film, ahlakın çürüdüğü bir dünyada yola çıkmanın imkansızlığını anlatma gayretindedir. Ve karakterler yol boyunca sadece gerçeğin çirkin yüzüyle karşılaşmak mecburiyetinde kalırlar. Özellikle kötümserler ve nihilistler için biçilmiş bir kaftan!

15. La voie lactée (Samanyolu – Luis Bunuel)
La-voie-lactée-1969
Luis Buñuel usulü bir yol filmi ne denli tuhaf olabilirse tam olarak o kadar tuhaf bir filmdir La voie lactée. Ne eksik, ne fazla! Usta yönetmenin görece az bilinen bu muzip filmi, hacca gitmek için yola çıkan iki avareyi anlatır. Ve bu avareler vasıtasıyla tanıştığımız karakterler üzerinden din, dinsizlik, dogmatizm gibi kavramlar tartışmaya açılır. Yönetmenin “Gerçeği Arayış Üçlemesi”nin ilk halkası olan filmde doğrusal olmayan, karmaşık ve sıçramalı kurgu tekniği kullanılarak sürrealizm duygusu pekiştirilmiştir. Ve bu anlatım biçimi yönetmenin sonraki filmlerinde de gözlenir…

14. Week End (Haftasonu – Jean-Luc Godard)
Weekend Bodies
Jean-Luc Godard’ın anlatısal sınırları bir kalemde sildiği bu film, sinema tarihinin en tahmin edilemez öykülerinden birini görüntüye çevirir. Ancak filmin bilinmezliği, gizemli oluşundan değil absürdist yaklaşımın hakkını sonuna dek vermesinden ileri gelir. Zira Week End’de imkansız diye bir kelime yoktur! Evli bir çiftin çıktığı hafta sonu yolculuğunda gerçeklik algısı, öyküde devamlılık gibi bütün genel geçer kurallar reddedilir. Ve yönetmenin seyirciye dayattığı alternatif gerçeklik yavaş yavaş bir kabusa dönmeye başlar!

13. Sullivan’s Travels (Sullivan’ın Öyküsü – Preston Sturges)
sullivans-travels
Usta yönetmenlerin adları sayılırken Preston Sturges’ın ismi her nedense hep es geçilir. Ancak yönetmenin kendisi gibi Sullivan’s Travels da Amerikan Sineması’nda önemli bir yere sahiptir. Çünkü bu film, stüdyonun duvarları arasından sıyrılıp gerçek dünyaya kaçışı mümkün kılmıştır ve kendinden sonra gelen yapımların ilgi alanına alt tabaka olarak görülen halkı da sokmuştur. Ve böylelikle sinema sektörü bir nebze de olsa toplumdan uzak, kibirli havasından kurtulmayı başarmıştır. Yalnızca şaşırtıcı derecede zengin malzemeye sahip bir yol filmi olduğu için değil, sinemanın çarklarını da yerinden oynatabildiği için son derece kıymetli bir yapımdır Sullivan’s Travels! Ve sinemayı gönülden seven herkesin bu filmi görmesi gerekmektedir!

12. Stand by Me (Benimle Kal – Rob Reiner)
roadmovie-2
Stephen King’in ismiyle birlikte anılır olan tarzının dışında yazdığı kısa öyküsü The Body’den başarılı bir şekilde uyarlanan filmde, bir ceset bulmak üzere yolculuğa çıkan dört erkek çocuğunun hikayesini anlatılır. Kulağa sıradan gelen bu öykü pek çok insana kendi çocukluklarından bir şeyleri anımsattığı için her daim sevildi. Fakat Stand by Me, yalnızca bir çocuk filmi değil aynı zamanda olgunlaşmanın, büyümenin de filmiydi. Dolayısıyla sadece mekanda değil, zamanda da yapılmış bir yol filmi gibiydi ama genel geçer algıdan farklı olarak büyümenin pek de gurur duyulacak bir iş olmadığını söylüyordu.

11. Kikujirô no natsu (Kikujiro’nun Yazı – Takeshi Kitano)
Kikujiro_1
Bir çocuk ile yetişkin arasındaki dostluk, yol filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan temalardan. Fakat Kikujirô no natsu, yönetmeni Takeshi Kitano’nun özgün üslubu ve içerisinde Uzak Doğu motifleri bulundurması sayesinde benzer konulu filmlerden daha farklı bir yerde duruyor. Üstelik yönetmenin öteki filmleri gibi soğuk değil aksine oldukça naif bir öyküleyiş göze çarpar Kikujirô no natsu’da. Yine de filmi önemli kılan en önemli ayrıntı bu değil, Kitano’nun ilgisiz kalınamayacak derecede sıra dışı karakterleridir.

10. The Wizard of Oz (Oz Büyücüsü – Victor Fleming, George Cukor, Mervyn LeRoy)
wizard-of-oz-original1
Victor Fleming’in filmi aslında bir kamera ile neler yapılabileceğini göstermesi, görselliğin sınırlarının ne denli genişletilebileceğini ispatlaması açısından önemli bir yapımdır. MGM’in rüya gibi dekor tasarımlarıyla, Harold Arlen  ve E.Y. Harburg’un görkemli şarkılarıyla ve başarılı oyunculuklar sayesinde ortaya çıkmış unutulmaz karakterleriyle sinemanın mitlerinden biri olan The Wizard of Oz, yol filmi olarak da türün meraklılarını memnun edebilecek vasıfta!

9. Aguirre, der Zorn Gottes (Aguirre, Tanrının Gazabı – Werner Herzog)
film-aguirre-la-colere-de-dieu-herzog1
Werner Herzog ve Klaus Kinski ortaklığının en yetkin meyvelerinden olan Aguirre, der Zorn Gottes, her haliyle deli işi bir film olduğunu hatırlatıyor izleyicisine. Efsanevi altın şehir El Dorado’ya ulaşmak için Amazon’un derinliklerine dalan grubu tahmin edilemeyen felaketler adeta sıraya geçmiş gibi beklemektedir. Açgözlülük, toplumsal çürüme gibi insanın ve insanlığın korkunç yüzüne kamera tutan Herzog’un filmi bundan ötürü şaşırtıcı derecede detaylı bir karakter çalışmasına dönüşür. Don Lope de Aguirre’nin zihnine yapılan yolculuk, ormandaki tehlikelerin hafife alınmasına sebebiyet verecek kadar tekinsizdir!

8. Bonnie and Clyde (Bonnie ve Clyde – Arthur Penn)
006-bonnie-and-clyde-theredlist
Bonnie and Clyde, Amerikan sinemasının dinamiklerini değiştiren bir film oldu. Küçük ama büyüyen suçluların dünyasına onları yabancılaştırmadan bakmayı tercih eden Arthur Penn, böylelikle sinema sektörüne adeta yeni bir bakış açısı armağan etti. Üslup olarak Fransız Yeni Dalgası’nın genlerini taşıyan film, şiddet ve aşk ikileminde kalmış öyküsüyle katı gerçekçiliğin de sınırlarını zorluyordu. Sadece zamanı için değil, günümüz için bile alışık olmadığımız tavrıyla Bonnie and Clyde, çığır açıcı bir deneyimdir!

7. Vozvrashchenie (Dönüş – Andrey Zvyagintsev)
still-of-ivan-dobronravov-and-vladimir-garin-in-vozvrashchenie-(2003)
Merak uyandırıcı bir film elbette! Hani o insanın kafasına takılıp kalan ve orada öylece yer eden kareleriyle, karakterlerinin gizemli ve açıklanamayan hareketleriyle… Tamamen dünyevi olan bu öyküdeki öz ne? Cevabını verebilmek pek kolay değil ancak bu şiirsel alegorinin, geleneksel dramatik paradigmaya karşı çizdiği rotasını takdir etmemek elde değil. Halbuki yönetmen kolayca filmin müzikleriyle de oynayarak onu duygusal bir laçkalığa da bulaştırabilirdi. O zaman geriye ruh kalır mıydı bilemeyiz pek tabii.

6. Stalker (İz Sürücü – Andrei Tarkovsky)
stalker
Bu dünyaya ait değilmiş gibi duran Stalker, uyarlandığı romanın aksiyonuyla ilgilenmez. Stalker, olsa olsa söz konusu hikayenin tefekkürel yansımasıdır. Andrei Tarkovsky, bütün dileklerin gerçekleştiği odayı bulmak için çıkılan yolculuğu insanların içlerinde yatan güç arzusunu keşfetme maksadıyla kullanır. Film, gizemli olduğu kadar basittir de ve pek çok manaya da gelmektedir. Bu yüzden sinema tarihinin en ilham verici eserlerinden biri olarak kabul edilir. Şayet gerçekten de hayat değiştiren bir film varsa, bu kesinlikle onlardan biridir.

5.  It Happened One Night (Bir Gecede Oldu – Frank Capra)
it-happened-one night
It Happened One Night, yol filmlerinde karşımıza çıkacak kahramanların karakteristik özelliklerinin belirleyicisi oldu. İlk önceleri birbirleriyle anlaşamayan ancak iş birliği yapmaya mecbur kalan ve zamanla uyuşmazlıkları, dostluğa / aşka dönüşen karakterler. Çünkü film, yolu ve yolculuğu öyküyü ilerleten, karakterleri geliştiren bir unsur olarak zekice kullanmasını bilmişti. Öykünün önemli bir bölümünü cinsiyetler arasındaki farklılıklara dayanarak (ki bu durum ileride “screwball komedisi” denen bir alt türün oluşmasına öncülük eder) inşa eden Frank Capra, bu sayede It Happened One Night’ın o dönemde çekilen pek çok romantik komedi filminin arasından sıyrılmasını sağladı.

4. Pierrot le Fou (Çılgın Pierrot – Jean-Luc Godard)
pierrot-le-fou-1
Pierrot le Fou; gerçeğe kurgu, realizme absürdizm ile kusursuz bir alternatif sunan destansı ve çok uluslu bir film gibidir! Marianne ve Ferdinand’ın gerçek ötesi yolculukları; insan, özgürlük ve bu ikisinin arasında kalan her şeye dair bir şeyler söyler. İlham verici, büyüleyici, serbest çağrışımlarla dolu bu film aynı zamanda Hollywood’u fena halde tiye almaktan da geri durmaz. Eğer insanları illa ki iki gruba ayırmamız gerekirse bunu ”Pierrot le Fou’yu İzlemiş Olanlar” ve ”Pierrot le Fou’yu İzlememiş Olanlar” şeklinde yapmamız lazım gelir!

3. Le salaire de la peur (Dehşet Yolcuları – Henri-Georges Clouzot)
le salaire de la peur
Uzun giriş bölümüyle haksız yere eleştirilen bu efsanevi dram / gerilim filminin bu denli başarılı olmasının nedeni ilk bölümde anlatılanlarda yatmaktadır. Yönetmen filmin ilk yarısında söz konusu toplumun betimlemesini yapar. Sonrasında tehlikeli bir yolculuğa çıkan karakterleri hayatlarını hiçe sayarak para kazanmaya çalışırken görmüş oluruz. İkinci bölümde seyircinin yüzleştiği yüksek gerilimin yeterince etkileyici  olabilmesinin bir nedeni varsa o da ilk bölümde ayrıntılı bir biçimde ve gerçekçi bir üslupla tasvir edilen hayatın bizzat kendisidir. Aksi halde Le salaire de la peur, rahatlıkla vasıfsız ve sıkıcı bir yol filmine dönüşebilirdi.

2. Paris, Texas (Paris, Teksas – Wim Wenders)
paris texas
Toplumun sembolik ahengine uyum sağlayamamış ve yalnızlığını Texas çöllerine emanet etmiş bir adamdır Travis. Ancak içindeki yuva özlemi ile toplumdan soyutlanma gerekliliği arasındaki çatışma sonsuz bir döngüye hapsolmasına sebep olmuş gibidir. Huzur bulmasının yoluysa karısını bulmaktan geçer. Wim Wenders’ın muhtemelen en iyi filmi olan Paris, Texas muhteşem peyzajlarda yitip giden Travis’i aslında benliği ve duygularının çıkmaz yollarında kaybolmaya iter. Nitekim sadece yol filmi olarak değil, bir karakter filmi olarak da sinema tarihinin en iyi çalışmalarından birisine dönüşür Paris, Texas.

1. Smultronstället (Yaban Çilekleri – Ingmar Bergman)

Smultronstället (1957)

Yaşlı bir profesörün çıktığı ölüm yolculuğunu anlatan bu film diğer Ingmar Bergman başyapıtları arasından daha sıcak ve az kasvetli olmasıyla sıyrılabilir. Yaşlı profesör Isak Borg, fahri doktora ünvanı almak üzere geliniyle birlikte çıktığı yolculukta başka mekanlarda başka hayatların izlerini sürerken seyirci de yaşlı bir adamın dünyasına adeta bodoslama dalmak mecburiyetinde kalır. Bergman’ın bu filmdeki ustalığı, her zaman yarattığı içsel ve tinsel yolculukları bu defa farklı olarak sağlam bir çevresel faktörle kuşatmış olmasıdır. Genel ve bütün olarak insanı Bergman kadar iyi tanımlayabilen başka bir sinemacı olmadığını anlamak için bu gösterişsiz ve mütevazi başyapıtı izlemekte yarar var.

Reklamlar