Kalıpları Yıkan Filmler

Sinemanın gücü pek çok film seyircisi tarafından istemsizce de olsa hafife alınmakta. Oysa ki sinema iyi ellerde bir hikaye anlatma aracından çok daha fazlasını başarabilecek güçlü bir silahtır. Yanlış ellere geçtiğinde de elbette çok tehlikeli bir silah olacağını tahmin edeceksinizdir. Özellikle ülkemizdeki TV sektörü böyle bir güçle yönetilirken her izlenen filmler aynı klişelerin, kalıplaşmış yargıların ürünü olarak sunulmakta. İnsan olarak zaten bu konuda son derece katı bir tabiata sahibiz! Doğru – yanlış, iyi – kötü gibi kalıplaşmış kavramları kolay kolay zihnimizden söküp atamayız. İşte bu noktada aşağıda sunacağımız liste, sinema iyi ellerdeyken zihnimizi özgür kılmanın aslında ne denli kolay olabileceğini göstermesi açısından önemli. Elbette bu anlatılanların hepsini benimsemek gibi bir zorunluluğunuz yok ama biraz yaratıcılık ve biraz da geleneksel olmayan yaklaşımla diğer olasılıkları da görmek iyi bir tecrübe olmaz mıydı? Öyle inanıyorum ki aşağıdaki filmler -sevmeseniz bile- şu ya da bu şekilde hayatınıza yeni bir bakış açısı, belki de anlam katacaktır!

25. (500) Days of Summer (Aşkın (500) Günü – Marc Webb)
500-days-of-summer-500-days-of-summer
İtiraf edelim, Hollywood ‘dan çıkıp gelmiş bir aşk filminden beklentilerimiz genellikle çok yüksek değildir. (500) Days of Summer’ın Hollywood’un en büyük sürprizlerinden olmayı başarmasının ardında da bu konudaki önyargılarımız önemli bir paya sahip. Zaten filmin kendisinin de iddia ettiği gibi bu bir aşk filmi değil, aşka dair bir film. Hani o hepinize tanıdık gelen romantizm budalalığından uzak bir yerde duruyor. Ve ruh ikizi saçmalığına, aşkın vazgeçilmezliğine dair kurallaşmış doğruların yanlış bilinebileceğine dair bir fikir atıyor ortaya (500) Days of Summer. Aşkı gereğinden fazla büyüterek, kendinizi tek bir kişiye bağnazca köle ederek ruhunuzda nasıl yaralar açabileceğinizin farkına varmak istiyorsanız hala geç kalmış değilsiniz.

24. La promesse (Söz – Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne)
la promesse
Fransa’ya kaçak olarak gelen  ve haliyle burada kaçak olarak çalışan işçilerin dünyasına çevirir kamerasını Dardenne kardeşler. Filmin öyküsü aslında pek de yabancı değildir bize. Fakat arabesk olmaya hayli yatkın olan bu öykü neredeyse bir belgesel gerçekçiliğinde çekildiği için karakterizasyon ve öyküleme La Promesse’i doruk noktasına ulaştırır. Filmin başarısında aslında yönetmenlerin sadece sömürülen göçmenlerin çaresizliğine tutunup kalmaması, bununla birlikte kapitalist düzenin ara elamanı olarak kendilerinden bekleneni yapan beyazları da hayli umutsuz bir biçimde görüntüde var etmeleri etkili olmuştur!

23. Enter the Void (Boşluk – Gaspar Noé)
enter-the-void-18-31770
Uyarmakta yarar var; Enter the Void kesinlikle yorucu bir film. Grafik şiddet sahneleri barındıran filmleriyle tanınan Gaspar Noe, burada oldukça yeni ve manevi bir arayış peşinde. Dolayısıyla baş döndürücü bir kamera kullanımı seyirciyi zorlu bir tribe davet ediyor. Ölmüş bir insanın ruhunun peşine takıldığınızda seyirci olarak ister istemez sizin de ayaklarınız yerden kesilecek… Tipik hayalet temasını fantastik bir sunum olmaktan çıkartıp gerçekçi bir özümseyiş ile ele alan Enter the Void, tam bir deli işi!

22. The Matrix Üçlemesi (Wachowski Kardeşler)
The_Matrix_Dodge_this_(HD)_0893
Pek çokları böylesine felsefi derinliği olan bir filmin neden aksiyon sahnelerinin arasında yitip gittiğini sordu kendi kendine. Derin bir konuyu bu şekilde popüler bir kalıba sokması hâlâ eleştiri konusu olsa da The Matrix üçlemesi sinema adına önemli bir gelişmedir. Yaşadığımız dünyanın gerçekliğini tartışmalı bir konuma getiren seri pek çok yenilikçi fikir ile de doluydu aynı zamanda. Sanal gerçeklik ve dünya arasındaki çatışmayı ele alan ilk film değildi evet ama söz konusu iştah kabartan alt fikirler The Matrix serisinin modern bir başyapıt olma sürecini fazlasıyla hızlandırdı.

21. Desperate Living (John Waters)
MV5BMjI5MDgyNDQ1NV5BMl5BanBnXkFtZTcwNDUxNDQ0NA@@._V1__SX1857_SY860_
Luis Bunuel, mide bulandırıcı bir film çekmeye kalksa muhtemelen ortaya Desperate Living gibi bir sonuç çıkardı. İşin tuhaf yanı ise bu filmin John Waters’ın en eli yüzü düzgün filmlerinden olmasıdır. Desperate Living, ahlakın iflas ettiği bir öyküyü utanmadan ve son derece istekli bir şekilde anlatırken pek çok unutulmaz aşırılık örneğini de izleyenlerin hafızasına kazır. Filmin herkese göre olmadığını belirtmeye gerek yok! Ancak diğer John Waters filmleri gibi Desperate Living’i izlediğinizde de keyif alıyorsanız bu durum sizde böyle bir şeyi beğendiğiniz için suçluluk duygusu yaratabilir. Transgresyonel kurgunun en önemli örneklerinden olan Desperate Living’in ne kadar uçuk olduğunu ifade etmek için bu örnek yeterli olacaktır sanırım.

20. Abre los ojos (Aç Gözünü, Alejandro Amenábar)
abre-los-ojos-02
Eğer Hollywood apar topar bir yabancı filmi yeniden çevirmeye karar verdiyse o filmde yaratıcı bir potansiyelin olduğunu kabul edebiliriz. Ki Tom Cruise, Abre los ojos’u ilk defa izlediğinde, ekranda kapanış jeneriği akarken filmin yeniden çevrim haklarını satın almak için telefona sarılmıştır… Filmin kendisine dönecek olursak, gerçeğin ağır yükü ile mücadele edemeyenler için oluşturulmuş bir evrende geçtğini görürüz. Abre los ojos, tam bir gerilim filmi olmasa da karakter derinliğinden ötürü oluşan psikolojik travma ve kurgudan ötürü oluşan bilinmezliğin dipsizliği gerçekten de tedirgin edicidir.

19. Altered States (Gerçeğin Ötesinde – Ken Russell)
altered-states.min
Altered States, B filmlerini andıran bir öyküleme tekniği ve görüntülere sahip olsa da yanıltıcı biçimde derin ve zengin atıflarla dolu bir film. Kendi üzerinde deneyler yapan bilim adamı Eddie Jessup, ilk insanlardan itibaren genetik yoluyla aktarılan genlere ulaşmayı bir şekilde başarmıştır. Halüsinasyon görmesine sebep olacak ilaçlarla peşine düştüğü gerçeği saplantı haline getiren Jessup’ı deliliğe varacak bir yolculuk beklemektedir. Ve bu yolculuk esnasında ileri sürülen fikirler bilimsel açıdan da gerçekten heyecan verici bir yöne sahiptir.

18. 2001: A Space Odyssey (2001: Bir Uzay Macerası – Stanley Kubrick)
2001spaceodyssey
Yönetmen Stanley Kubrick’in en gizemli filmlerinden olan 2001: A space Odyssey, hakkında söylenecek çok şeyin olduğu filmlerden. Hemen hiçbir bilimkurgu filmine benzemeyen öyküsü türün konvansiyonlarına yapılmış bir başkaldırının sonucudur ne de olsa. Fakat yalnızca öyküsüyle değil öyküsünü dile getirme tercihiyle de kalıpları yıkan film, sırf bu sebeple kapsadığı alan en geniş olan filmlerden birisi olarak anılır oldu ve pek çok sanatçı için de ilham kaynağı oldu. Bu emsalsiz gösteri karşısında etkilenmemek neredeyse imkansızdır!

17. Seconds (John Frankenheimer)
seconds3big
Hangimizin hayatından bezdiği anları olmamıştır ki? Hangimiz her şeye sıfırdan başlamayı, başka bir yerde başka birisi olarak yeniden doğmayı istememişizdir ki? Seconds’ın temelinde bu fikrin uygulanması vardır. Filmdeki kahramanımız başarılı zannettiği bir hayatı yarıladığını fark ettiğinde aynı zamanda hayatının ne denli amaçsız da olduğunu görür. Bu noktada, mucizevi bir teklifle karşılaşır. Bir şirket ona yeni bir yüz, yeni bir isim ve yeni bir hayat vaat eder. Fakat arzuladıklarımız, hayalini kurduklarımız elde edildiğinde farklı sonuçlara gebe olabilir mi? Bir başkası olabilmek sandığımız kadar kolay mıdır? Seconds, hem sosyolojik hem de psikolojik olarak muazzam bir çalışma!

16. Natural Born Killers (Katil Doğanlar – Oliver Stone)
naturalbornkillers
Sinematografisi, kurgusu ve öyküsü de dahil olmak üzere her unsuru deneysel olan Natural Born Killers, adeta Bonnie and Clyde’ın evcil olmayan vahşi bir ikizi gibidir.Tıpkı Bonnie and Clyde filmindeki gibi kan donduran cinayetler işleyebilen ruhsuz karakterleri sempatik kılma gayreti hakimdir Natural Born Killers’a. Modern toplumun çifte standartlarla oluşturduğu ahlak kavramını tiye alan film, aslında her insanın içinde bir katilin yattığını ima eder. Nitekim yönetmen Oliver Stone, vakti zamanında pek çok şiddet eyleminin ve cinayetin motivasyonu olan bu film yüzünden davalık olmuştur! Gösterilenlerin ahlaki boyutunu bir yana bırakırsak bu haber bile filmin seyirci üzerinde bıraktığı etkinin izlerini gözlemleye yetecektir.

15. A Matter of Life and Death (Aşk ve Ölüm – Michael Powell, Emeric Pressburger)
a matter of life and death
Yalnızca görsel olarak sersemletici etkisi yoktu filmin, hikayenin kendisi de kuvvetli bir hayal gücünün ürünüydü. Bazı olağanüstü çekimleri A Matter of Life and Death’in kısa sürede fenomen olmasında da etkili oldu. Belki günümüz için biraz ruhsuz kalsa da, kimi politik alt metinleri gereğinden fazla uzatılmış olsa da öyküde akıl ile zeka arasında kurulan denge tartışılmayacak kadar kusursuzdur. Üstelik ölüm teması üzerine kurulu öykünün ne denli eğlenceli olabileceğini de göstererek günümüzün seyircisini bile etkileyebilme kabiliyetine sahiptir Powell ve Pressburger’ın ortaklığının ürünü olan bu film!

14. The Servant (Genç Hizmetçiler – Joseph Losey)
The Servant
İki farklı sosyal sınıfa ait insanın girdiği, psikolojik olarak son derece kanlı ve vahşi bir savaş gibidir The Servant. Film , rollerin değişmesi üzerine bir şeyler söylerken biz aslında iki sınıf arasındaki uçurumun ne denli büyük olduğunu, buna rağmen aynı zamanda da böyle bir uçurumun bizzat bizim tarafımızdan yaratıldığını görürüz. Zayıf karakterliliği ile dikkat çeken Tony  ve onun eve hizmetçi olarak aldığı Barrett arasındaki savaş gittikçe büyürken ev de her iki karakteri de kapana kıstıran bir başka düşman halini alır adeta. Seyircinin sinirleriyle oynamaktan bir an olsun kendini alamayan The Servant, yalnızca iki karakter üzerinden zekice ve minimal bir sosyolojik eleştiri yapmayı başarır!

13. Auch Zwerge haben klein angefangen (Cüceler de Başta Küçüktü – Werner Herzog)
Auch Zwerge haben klein angefangen werner herzog
Bir enstitünün sakinleri kötü muamele gördükleri ve sömürüldükleri gerekçesiyle yöneticilerine karşı ayaklanırlar ve enstitüyü ele geçirirler. Werner Herzog, bu düşük bütçeli filmde cüceleri kullanarak devrim hareketlerinin kendi içerisindeki tutarsızlığını göstermeye çalışır. Düzenin işleyişi değişmediği sürece söz konusu kim olursa olsun gücü ele geçiren aynı eğilimleri göstermekte ve adalet duygusunu yitirmektedir. Yönetmenin filmini yenilikçi yapan tek şey bu alegorik anlatı değildir. Filmdeki cücelerin grotesk eylemleri, anlatılanları neredeyse bir korku hikayesine çevirecek kadar rahatsız edicidir.

12. Waking Life (Hayata Uyanmak – Richard Linklater)
waking-life
Pek çoğumuzun aklına öyle ya da böyle tuhaf fikirler veyahutta  sorular gelmiştir hayatı anlamlandırmaya çalıştığımızda. Waking Life ise sanki insanlığın doğuşundan itibaren kendisine sorduğu bu soruların devşirilmesiyle bir araya gelmiş dev bir soru işaretleri yumağı gibidir. Bu nedenle Waking Life’ı izlemek bir felsefe kitabı okumaktan pek de farklı değildir. Dolayısıyla her bir repliği akılcı olan filmi takip etmek biraz zorlaşır. Çünkü seyircinin zihninde her saniye yeni bir aydınlatma yaratan filmi izlerken öne atılan önermeler hakkında kafa yormaya vakit bulmak pek mümkün olmamaktadır. “Uyanmak” için en az birkaç defa izlenmeli!

11. L’année dernière à Marienbad (Geçen Yıl Marienbad’da – Alain Resnais)
last year at marienbd
Önemli olan ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınızdır. Bu sözü hayatınız boyunca sayısız kez duyduğunuzdan şüphem yok. Peki ama bu söze örnek olarak gösterilebilecek en iyi filmlerden birinin L’année dernière à Marienbad olduğunu biliyor musunuz? Alain Resnais, zaten Hiroshima mon amour ile ülkesinde o dönemde hakim olan Fransız sinemasının estetik kaygılarını taşımadığını belli etmişti. Avantgarde filmlerin bile yavaş yavaş gelenek halini almaya başladığı bu zaman diliminde öykü anlatan diğer filmlerin yerleşmiş yargılarına savaş açmışçasına saldırıyordu Resnais. Bu saldırganlığın en iyi ürünlerinden olan L’année dernière à Marienbad; öyküdeki zaman kavramı, doğru olarak kabul edilen sinema teknikleri, karakterlerin gelişim aşamaları gibi sinemanın önemli ögelerini hem sorguluyor hem de yıkıyordu!

10. El ángel exterminador (Yokedici Melek – Luis Buñuel)
el-angel-exterminador_
Malumunuz burjuva sınıfı, Luis Buñuel’in elinden (kamerasından) çok çekti. Ama yönetmen, bu üst tabaka insanlara hiçbir filminde olmadığı kadar acımasız bir şekilde El ángel exterminador’da saldırmış olmalı. Bir grup zengin insanın bir yemek davetinde bir araya gelmeleri fakat yemekten sonra gizemli bir güç tarafından burada alıkonulmaları söz konusu sınıfın ahlaki değerlerini ve içten içe nasıl çürümüş olduklarını göstermek için inanılmaz bir fırsat sağlamıştır yönetmene! En iyi, en güvenli  ve en rahat yaşamı sürdüren bu insanların bulundukları odaya hapsolmaları tüm hayatlarını alt üst eder. Ürkütücü, muzır ve düşündürücü bir hayatta kalma öyküsü bu!

9. Being John Malkovich (John Malkovich Olmak – Spike Jonze)
still-of-john-cusack-and-catherine-keener-in-being-john-malkovich-(1999)-large-picture
Delileri bile kıskandıracak fikirlerle sinemaya katkı sağlayan Charlie Kaufman’ın muhtemelen en iyi fikri, reklam ve klip yönetmenliğinden gelen Spike Jonze’un mükemmelliyetçi yönetmenliği sayesinde tuhaflıkta çığır açar. Manhattan’da büyük bir iş merkezinin yedi buçukuncu katında işe başlayan derbeder kukla ustası Craig Schwartz’ın bir evrak dolabının altında gizli bir portal bulmasıyla öykü gittikçe delilikte sarpa sarar. Bu portal sayesinde on beş dakikalığına John Malkovich’in beynine girmek mümkündür çünkü. Being John Malkovich’i başarılı yapan esas şey ise pek çok örnekte gördüğümüz gibi ufak ama yaratıcı bir fikrin üzerine yatılmıyor oluşu. Bunun yerine film, çıkış noktasını oluşturan fikri kurcalayarak her dönemeçte seyirciye sürpriz yapıyor!

8. A torinói ló (Torino Atı – Béla Tarr, Ágnes Hranitzky)
the turin horse
Deli gibi bir rüzgar dışarıda. Savrulan yapraklar ve boş bir manzara… Tepenin ötesinde bilinmeyen… Yaşlı adam, pencere önüne oturur; kız, ocağa iki patates koyar; yaşlı adam, bu boş manzarayı izler; kız, ”Hazır,” der; yaşlı adam, patatesini soyup yer; kız, bulaşıkları yıkar; yaşlı adam, yatağa uzanır; kız pencerenin önüne oturur; yaşlı adam uyanır; kız, onu giydirir; yaşlı adam, içkisini içer; kız, kuyuya su doldurmaya gider; yaşlı adam bu manzarayı izler; kız, ocağa iki patates koyar; yaşlı adam, manzarayı izler; kız ”Hazır,” der;  yaşlı adam… Birbirini tekrar eden katı görüntülerin -ki tamamı 30 ayrı plandan oluşur- ardında kendini tekrar eden uğursuz bir müzik, fırtına sesi, yaşamayı reddeden bir at. Yemekten vazgeçen bir at… Bunun Bela Tarr’ın son filmi olmasına şaşırmamak gerek. Zira Tarr, burada alenen sinemayı öldürüyor. Sinema, Bela Tarr ile birlikte ölüyor. Bu filmi gören birisinin sinemaya dair umutları kalabilir mi sahi?

7. Sånger från andra våningen (ikinci Kattan Şarkılar – Roy Andersson)
songs from the second floor
Roy Andersson, gerçekten de sizi  derin bir bunalıma sokarken aynı zamanda karnınıza ağrılar sokacak şekilde güldürmeyi başarabilen bir yönetmen. Tamamlanması tam dört yıl alan filmde kamera tek bir sahne haricinde bir kez olsun hareket etmez. Oyuncular çoğu zaman vitrine dizilmiş cansız mankenleri andırırsalar da filmin kadrajına dahil olan her yerde bir hareketlilik söz konusudur. Örneğin kameranın bir metre önündeki aktörü izlememiz beklenirken belki yüz metre ilerideki hareketliliği takip ederken buluruz kendimizi. Buna karşın yönetmen, bu durgun görüntülerin altında hırçın bir biçimde dalgalanan anlamları ustalıkla saklayabilmiştir.

6. 2 ou 3 choses que je sais d’elle (Onun Hakkında Bildiğim 2 veya 3 Şey – Jean-Luc Godard)
2-ou-3-choses-que-je-sais-d-ell-g
Aslında Godard’ın tüm filmografisi sinemanın bilinen kalıplarını kurcalamak ve bozmaktan ibarettir desek yalan olmaz. 2 ou 3 choses que je sais d’elle, Godard’ın bir kez daha bir fahişe üzerinden en mahrem duygularımızın bile nasıl kapitalizmin kurbanı olabileceğini anlatır. Kısmen belgesel tekniğini kullanan bu kurmaca film, maddiyatın yapaylığını ve bu yapaylığa duyulan arzuyu gösterirken bu süreçte insan bedenini de alınıp satılabilen bir eşyaya dönüştürür. Yönetmenin en az her zamanki kadar cesur montaj tercihlerine ayriyeten değinmeye elbette pek gerek yok.

5. The Holy Mountain (Kutsal Dağ – Alejandro Jodorowsky)
holy mountain
Zaten sürrealizm, gerçeğe yapılan bir başkaldırıdan farklı değildir. Ancak Alejandro Jodorowsky’nin sürrealizm anlayışı, hiciv yeteneği ve estetik yatkınlıkları bir araya geldiğinde başkaldıracak bir gerçekliğiniz bile kalmıyor ortada. The Holy Mountain, ağzına kadar akıl almaz ama aynı zamanda nefes kesici tasvirlerle doludur – ki bunların önemli bir bölümünde asilik ve başkaldırı sezinlenir. Hayatın ilgi alanına giren hemen her şeye karşı başlatılmış bir isyan… Özellikle de dine karşı! Anlatımın özgürlük olgusunu dahi kıskandıracak bir serbestlikte olduğu bu filmi görmek insanın hayatında kendine yapabileceği en büyük iyilik olabileceği gibi en büyük kötülük de olabilir pekala!

4. Harold and Maude (Harold ve Maude – Hal Ashby)
HaroldMaude_StilI_002
Yaşlı bir kadın ile genç bir erkek çocuğunun arasında geçen adı konulmamış bir aşkı anlatmak sanıldığından çok daha riskli. Bu fikir kolaylıkla ucuz bir aykırı olma çabası olarak algılanabilirdi. Neyse ki böyle bir olasılık Harold and Maude için söz konusu değil. Hal Ashby’nin filmi; gençlik, yaşlılık, ölüm, mutluluk, ahlak ve seks gibi aşkın tabuları haline gelmiş kavramlara cesurca meydan okur! Bununla birlikte karakterler de kendilerinden beklenenin tam tersi bir kişiliğe sahiptir. Ölüm saplantısı olan genç Harold’ın yaşama sevincini ihtiyar Maude’da bulması hayata anlam veren şeyin bizzat ölüm olduğunu söyler biraz da…

3. Life of Brian (Brian’ın Hayatı – Terry Jones)
life of brian
Gerçek hayatta olduğu gibi sinemada da din, en büyük tabulardan biri olma özelliğini korudu. Bu tabuları yıkan ender filmlerden biri de Life of Brian’dır. Bu filmin, dahi ve yaramaz Monty Python ekibinin en parlak işlerinden biri olduğuysa tartışılmayacak kadar gerçektir. Katıksız bir komedi ürünü olmasına rağmen dinlerin ortaya çıkışındaki akıl almazlığı, cehaleti ve insanların birilerine biat etmeye ne denli meraklı oluşları hakkında iğneleyici metinlere de sahiptir Life of Brian. Ve yarattığı bu absürt bakış açısıyla gerçek olduğuna inanılan dogmalara bir alternatif sunarken izleyen herkese “Acaba?” diye sordurabilecek türde keskin bir zekaya da sahip!

2. A Zed & Two Noughts (Peter Greenaway)
a zed amd two noughts
İnsan duyularına her yönden çirkin gelen, estetik ötesi, dengesiz ve hemen her şeyin yanlış gittiği bir dünya Peter Greenaway’inki. Haksız biçimde The Cook the Thief His Wife & Her Lover filmiyle bilinen yönetmenin esasen sinemanın sınırlarını delik deşik ettiği film A Zed & Two Noughts’tur. Karakterlerin garip ve gerçek dışı bir biçimde yaşamaya mecbur olduğu bu dünyada kimsenin yaşamak istemeyeceği aşikar ama bu evreni yabancı bir gözle gizlice dikizlemek için aynı şeyi söyleyebilmek zor. Çünkü cüretkar kamera kullanımı, filmin tümüne yayılmış sembolizm ve alışıldık olmayan kurgulama yöntemi dahi A Zed & Two Noughts’u düşünsel arayış olarak bir hayli ilginç bir forma sokmak için yeterli!

1. Blowup (Cinayeti Gördüm – Michelangelo Antonioni)
blow-up-1966-17-g
Sinema nedir? Gördüklerimiz mi doğrudur, baktıklarımız mı yoksa göremediklerimiz mi? Şu an burada olduğumuza inandığımız için mi varız yoksa gerçekten var mıyız? Eğer bizden var olduğumuzu ispatlamamız istenseydi ne yapardık? Michalengelo Antonioni’nun filmi aslında bir gün parkta yaşlı bir adam ve sevgilisinin fotoğrafını gizlice çekerken bir cinayetin fotoğraflarını yanlışlıkla kamerasına alan, hayatından tatmin olamamış bir fotoğrafçının gerilim dolu hikayesi değil. Evet filmin konusu bu ama Blowup aslında bir film bile değil. L’avventura filminde olduğu gibi aykırı tavrını Blowup’ta da gösteren Antonioni bu eserinde sadece felsefe yapıyor, daha fazlasını değil. Örneğin film başlıyor ama bitmiyor çünkü bu bir film değil. Yüzeysel olarak bakıldığında anlamsız ve sıradan gelebilecek hikaye, öylesine zekice hazırlanmış bir bulmacadır ki kusur bulmak samanlıkta iğne aramaya benzer. Zira kusur olarak gördüğünüz ve sinsice güldüğünüz durumlar ise fikrinizi tekrar gözden geçirdiğinizde sizi çoktan ters köşeye yatırmış oluyor.

kaynak

Reklamlar