Fragman

KÜNYE

FİLM ADI: Seul contre tous / I Stand Alone / Herkese Karşı Tek Başına
YAPIM YILI: 1998
TÜR: Suç, Drama
SÜRE: 93 dk
YÖNETMEN: Gaspar Noé
OYUNCULAR: Philippe Nahon, Blandine Lenoir, Frankie Pain, Martine Audrain, Jean-François Rauger, Guillaume Nicloux
ÖZETBir süre hapiste yatıp çıkan “Kasap” artık yeni bir hayat kurmak istemektedir ancak zihni ona hiçbir zaman huzur veremeyecektir…

Hayatın kendisi yaşlanmış, her şey yersiz olmaktan öte ızdırap verir olmuş. Kurbanın öfkesi topuklarına çıkmış. Her şeyde bir arbede arar olmuş bünye. Perdeler, ışıklar, gölgeler, sesler, yüzler, gözler, binalar, gidişler, gelişler, nefes alış verişler, yasaklar, dokunuşlar hepsi meydan okunamaz bir tiksintiye hapsolmuş. Bu öyle bir tiksintiymiş ki uzunmuş, darmış, tıpkı bir tünel gibiymiş fakat ucunda ışık da yokmuş. Her iki ucunda da! Geriye dönüş söz konusu dahi değilmiş hele ki yeniden başlamak fikri saçma bir imgeden meydana gelen anlamsız bir sanrı demekmiş…

Sözünü ettiğim ülke Kaf Dağı’ndan da uzaktaki masal diyarından bir betimleme değil elbette. Bu Dünya! Hani aklımıza düşmesinden korktuğumuz, köşe bucak kaçtığımız koyu siyah-kapkara dünyamız. Aciz benliğimizin bir şekilde görmediği, kabul etmediği, inkâr ettiği bir dünya. İyi/kötü, güzel/çirkin, mutlu/mutsuz diye iki istikamete ayırdığımız hayatın aslında kötü/daha kötü, çirkin/daha çirkin, mutsuz/daha mutsuz olduğu hakikatini Osmanlı tokadı misali suratımıza çarpan bir yönetmenin filmi. Çok mu karamsar oldu? Şuna realist olmak diyelim.

Seul contre tous karamsar bir aklın fantezileri olsaydı şüphesiz bu kadar uzun süreli bir rahatsızlığa mahal vermezdi. Film, gerçeği gösterirken dost acı söyler düsturuyla ağzına geleni saymakta en ufak bir beis dahi görmüyor. Açık sözlülüğü insanın canını haddinden fazla yakıyor. Öyle ki örneğin artık kocası ölmüş yaşlı komşunuzun penceresinden gelen ışığa bir başka bakıyor, açım diyen birisini dinlerken midesinin kazındığını idrak edebiliyor, gözlerdeki utancı daha iyi hissediyor, dünyanın merkezinde olmadığınızı aklınızın bir kenarına yazıyorsunuz. Bunlar ve benzeri daha birçok mizacı onu çok işlevli bir film konumuna yükseltiyor. Yücelirken aynı zamanda kendisine karşılıksız bir formda saygı duydurtmasını da iyi biliyor Seul contre tous.

Seul.Contre.Tous.avi_snapshot_00.15.59_[2010.10.12_13.40.31]

Bunu yaparken de gösterdiklerinin hiçbirinin yenilir yutulur olmaması onun tezat kurmaktaki kurnazlığını tanıtlamaya yetiyor da artıyor bile. Film bize bir hayli sevimsiz Kasap’ın öyküsünü anlatıyor ama ondan gizemli bir şekilde nefret de edemiyoruz. Anlayış gösteremiyoruz belki ama onu anlamakta da sorun yaşamıyoruz. Şöyle ki, Kasap 1980 Fransa’sında henüz mesleğini icra ederken karısı ardında bir kız çocuğu bırakarak adamı terk eder. Kızına bakmak zorunda kalan kasap günün birinde bir yanlış anlaşılma yüzünden katil olur. Bir süre hapiste yattıktan sonra yeni bir hayat kurmak üzere sakatatlar diyarına döndüğünde kızını terk etme kararı alır ve çok parası olan, bunu da kendi üzerinde güç unsuru olarak kullanan metresiyle birlikte Lille adlı bir şehre taşınır… Buraya kadar her şey normal ancak Kasap’ın monologları başladıktan sonra leş gibi kirli hayatına dâhil oluyoruz ve o kıskaçtan da bir türlü çıkamıyoruz. An be an iki taraflı çirkefleşiyoruz, ahlak değerlerimizi esnetiyoruz, bencilliğimizin gazabından başımız dönüyor tam bayılacakken mutsuzluğumuzu bertaraf etmek için son bir hamle daha yapıyoruz; kullanıyoruz, harcıyoruz, çürütüyoruz…

Kasap’ı yadırgayacak gibi oluyoruz ama aklından geçenlerin bize yabancı gelmeyişine şaşırıp birlikte yolculuğa devam ediyoruz, nefretlerimizin sebebini çözemesek de ne kadar çok olduklarını keşfetmek mecburiyetine düşüyoruz. Kasap’ın zihin haritasını ele geçiriyor ve birer ‘’kasap’’ olup çıkıyoruz. Esasında adamın özel bir adının olmamasının esprisi de tam olarak buradan kaynaklanıyor.

Sürekli şikâyet eden, sevgiye inanmayan, aklı fitne fesatla dolu, yalnız ama her şeyden nefret eden, insanları haddinden fazla düşünen et parçası olarak gören, bebeğini köfteye kendini de yalnız bir penise(üstelik küçük ve utanılası) benzeten bu adamla seyircinin özdeşleşmesini sağlayabilmek ilk uzun metrajını çeken Gaspar Noe için gerçekten de takdirlerin alasına şayan bir başarı. Ülkemizde ve Dünya’da daha çok ikinci uzun metrajıyla(Irreversible) tanınan Noe’nun filmleri kesinlikle alternatif sinema ancak iddia edilenin aksine sağlam mide gerektirdiği için değil de sağlam bir yürek gerektirdiği için. Zira filmlerinde ilgi odağı grafik seks/şiddet sahnelerinden çok toplumsal ve bireysel eleştiriye açık söylevlerinin olması.

1-seul-contre-tous-e1385871281621

Hem filmin temas ettiği o kadar çok sorunsal var ki bunların yanında şiddet mefhumu hikâye kalıyor amiyane tabirle. Zaten bilmiyor muyuz ki şiddetin hayatımızdaki hükmünü? O, bilmediğimize; daha doğrusu bildiğimiz halde bilmekten anlamsızca kaçtığımız nedenlerimize yöneliyor. Şiddetin hepimizin içinde mevcut oluşunu, filmdeki olayların bize hiç de uzak olmayışını, şiddeti bir şekilde yenmenin bizi mutlu sona götürmeyeceğini, hayatın kaypaklığına kapılacak kadar zayıf oluşumuzu, bunların hepsinden çok mutluluğun zalimce bir duygu oluşunu anımsatıyor Noe.

Evet mutluluk ve tatmin olmak üzerine yaşıyoruz, ilk ve tek gayemiz bunlar. Elde etmeliyiz bunları başkalarının berhudar olamayışı pahasına da olsa. Ahlaksız hayattan ne kapsak kardır diyerek birilerini hırpalamanın nesi yanlış ki.(!) Tek başımıza yapmak zorunda olduğumuz bir savaş var ve hangi yolla hazza ulaşıyorsak o yolda tereddütsüz ilerlemeliyiz. Kimi sevişerek, kimi öldürerek, kimi acı çektirerek, kimi ağaç dikerek, kimi işkence çekerek mutlu oluyorken dünyayı tek bir savaş alanı bilmek hastalıklı bir fikir mi yoksa gerçekçi olmak mı? Kasap aşağılığın teki mi, sadece insan olmanın gerekliklerini yerine getiren bir fani mi bu bağlamda düşününce? Doğumu bile kendi tercihi değilken, bir hiçlik içinde yaşıyorken kendisini sinir krizinin eşiğinde bulması çok mu sıra dışı bir vaziyet? Hayatını bu denli sorguladığı için mi düşmüş yoksa bir cevap bulamadığı için mi? Hangi akla hizmet var olduğunu dahi bilmiyorken neden iyi bir insan olmak için çaba göstersin ki?

Sorular bu denli çokken cevapların az olması belki de Kasap’ı çileden çıkaran. Buyurgan bir hayatta sıkışıp kalmış, kime suçlu dese bilememiş. Her şey muğlâk kalmış ve çapraşık bir biçimde ömrü bilmediği güçler tarafından sömürülmüş. O da her şeyi kötüye yormaya başlamış, bakmış hepsi bir bir çıkıyor. Gerçekten mutlu olmayıp da -mış gibi yaşamak yerine kötüyü kabullenmiş, onu doyasıya yaşamakta karar kılmış. Dünyasını kara kalem çalışmasına döndürmüş. Tek derdi kendisi olmuş, sadece kendi çıkarlarını umursamış. Yolda yürürken bile sokakları hep bomboş görmüş, dünya sadece kendisi için var olmuş. Böyle bir yol tutturmuş o da kendine. Her daim parmaklıklarla çevrili olduğunu bilerek kendisine sunulan özgürlüğün tadını çıkartmaya çalışmış. Bunların karşılığında bir şey beklemiş insanlardan; damarına basılmamasını ummuş. Ama bu böylesi bir sistemde ne mümkün? Öyle ya da böyle birileri adamın damarına basmak zorunda kalmış ama sanmayın ki kasıtlı olarak. Zira onlar da hayatın başka kurbanlarıymış, mecbur kalmışlar…

Seul.Contre.Tous.avi_snapshot_00.31.52_[2010.10.12_13.41.18]

Tüm bunlar yetmezmiş gibi bilinçaltından dışarıya fırlamak için fırsat kollayan bir de kızı var, öyle ki sadece yattığı kadınlar değil ölümle yaşam arasında kalan yaşlı bir kadın da Kasap’a ‘’Baba!’’ diye hitap etmeyi uygun görüyor. Her ne kadar sağ beynini kullanarak hareket etse de bir anlığına mantıklı davranıp kızı için ‘’gerekeni’’ yapmaya karar veriyor en nihayetinde. Kasap’ın sağ beyniyle hareket edişini de film boyunca hep yolun sağ şeridinden yürümesiyle sembolleştiriyor Noe.

Yönetmen bu ve benzeri sembolik anlamlara sık sık değinmekten çekinmiyor ki neticede de incelikli bir karakter çalışması ve en az karakter kadar da ayrıntılı bir film yaratmayı başarıyor. Bu konudaki muvaffakiyeti de zamanında felsefe okumuş olmasına yorumlanabilir. Öyle ya da böyle günümüz sinemasının ihtiyaç duyduğu bir isim Gaspar Noe. Cesurluğu ve sivri dilli oluşu onu yine günümüzün aynı konulara(şiddet, toplum değerleri vs.) değinen bir diğer önemli isim, Michael Haneke’den, ince bir çizgiyle(sözün gelişi) ayırıyor. Haneke daha sakin ve imalı üslubuyla hedefini ıskalayabilir ama Noe’nun filminde olup bitenlerden ibret alamamak imkânsıza yakın. İllaki onu bir yere koymak gerekirse de John Waters, Pasolini ve Haneke üçlüsünü bir arada düşünmek lazım…

ARTISI

İnsanı anlatmak konusunda sinema edebiyata kıyasla her daim yetersiz kalmıştır. Seul contre tous, bu handikabın aşılabildiği sayılı eserlerden!

EKSİSİ

Her haliyle seyircisine karşı acımasız bir film.

SON KARAR

Film hakkında söylenmesi gereken yığınla söz var ancak bu modern korku kültünü biraz da izleyerek keşfetmekte yarar var. Yine aynı şekilde uyarmakta da yarar var: Film resmen ve meşru yoldan seyircisinin ırzına geçiyor…

kaynak:sinemahzen.com

Reklamlar