Listemizi yayınlamadan önce içeriğinden ve rahatsız edici derken tam olarak neyi kastettiğimizden bahsetmek gerekiyor sanırım. Elbette rahatsız olmak göreceli bir kavram olduğu için herkesin hemfikir olduğu bir seçki hazırlamak mümkün değil. Ancak şunu belirtelim, rahatsız edici filmler derken salt gore görüntülere dayanan tahammülü zorlayan çalışmaları kastetmiyoruz. Örneğin bu yüzden Aftermath, Cannibal Holocaust, Srpski film, Pink Flamingos, Nekromantik, The Human Centipede gibi yalnızca şiddet ve cinsellik pornografisi yapan mide bulandırıcı, hastalıklı filmleri listeye almadık. Şayet ileride ”En Hastalıklı Filmler” adından bir derleme yaparsak bu isimlere yer verebiliriz.

Aşağıdaki listemiz ise daha çok atmosferi ve hikayesindeki bazı detaylardan ötürü tedirgin edici olarak nitelendirdiğimiz yapıtlardan oluşuyor. Elbette bunların içinde de şiddet, işkence ve kan mevcut ancak ortak noktaları bir bütün olarak belli başlı bir öyküsel derinliğe sahip olmaları.

20. May (Lucky McKee, 2002)
201211260533_may-3
Herkesin kendi hayal kırıklıkları ile mücadele etmek için kullandığı kendine has yöntemleri vardır. May’de de bu yöntemlerin olabilecek en ekstrem halini görüyoruz. İnsan ilişkilerinin problematik halini ve insan ruhunda nasıl yaralar açacağını May gayet güzel bir dayanak noktasından yola çıkarak anlatmayı tercih ediyor.  Bu dayanak noktasının güzel olduğunu söylememize bakmayın ama siz, işin aslı korkunç derecede yıpranmış bir ruhun mücadelesi bu. Korku ve psikolojik ögelerin “birleşiminin” ortaya çıkardığı rahatsız edici bu tablo görmeye kesinlikle değer!

19. Deliverance (John Boorman, 1972)
deliverance-burt-reynolds-2
John Boorman’ın doğa / insan / şiddet üçgeninde ele aldığı bu ”erkek filmi” tıpkı Straw Dogs gibi insanın sınırlarını ölçmeyi deneyen bir sinema eseri! İnsanın kendisini, içindeki şiddeti keşfetmek üzerine bir öyküyü resme dönüştürür Deliverance. Doğa ise, insanı hayvanlaştıran bir unsurdur ve elbette her hayvanın hayatta kalmak için öldürme güdüsü vardır… İşte filmin tüm özü de buradadır. Dört arkadaşın, yazılı kuralların olmadığı dünyada deneyimledikleri gerçekler zaten ne kadar sevimli olabilir ki?

18. The Woman (Lucky McKee, 2011)
fhd011WMN_Pollyanna_McIntosh_003
Son yıllarda özellikle feministleri bu denli sinirlendirebilecek, tedirgin edecek pek fazla film çekilememiştir. Neyse ki finaliyle The Woman, kadını ve kadınlığı bir nebze de olsa kutsamaya yeltenerek gönül almaya çalışıyor. Fakat bu demek değil ki tüm film boyunca gösterilenler ve zamanla büyüyen anormallik eşiği kolayca aşılır gibi… The Woman, kadın – erkek statükosunu eleştiren en tuhaf film ve gerçekten de nefret edilesi karakterlerle dolu. Bu da hazmını hayli zorlaştırıyor The Woman’ın.

17. Misery (Rob Reiner, 1990)
2495054379096c0fdc227fd5a4fe5dad
Stephen King’in roman uyarlamaları arasında en başarılı filmlerden kabul edilen Misery, kapana kısılmışlık hissi ve aynı zamanda saplantılı karakterinin sınır tanımamazlığı ile önemli ölçüde huzursuzluk kaynağı. Öykünün kendisi öyle pek de uç noktalarda dolanmıyor ancak iki karakter arasındaki mütemadiyen yükselen tansiyon bir noktadan sonra zorlayıcı ve seyircinin de sabrını sınayıcı bir niteliğe bürünüyor.

16. A Clockwork Orange (Stanley Kubrick, 1971)
2002-British-TV
Stanley Kubrick’in bu filmi hakkında çok fazla şey söyleyeme ya da onu anlatmaya pek gerek olduğunu sanmıyorum. Tüm zamanların en rahatsız edici filmlerinin her daim gediklisi olmayı başaran A Clockwork Orange, asla eskimeyen ve izleyen üzerinde bıraktığı etkiden hiçbir şey yitirmeyen bir başyapıt. İnsan doğasına yapılan bu yolculuk her ne kadar toz pembe olmasa da bu yolculuğa çıkmak her sinema sever için bir yükümlülüktür. Zira sinema denen sanatın gücünü ispatlama açısından da örnek gösterilebilecek türde bir eserden bahsediyoruz netice itibariyle.

15. Festen (Thomas Vinterberg, 1998)
festen-1998-12-g
Kutsallığıyla bilinen kurumlardan birisi de ailedir. Ne var ki Thomas Vinterberg’in filmi günahlarla ve sırlarla dolu geniş bir aileyi ele alırken bu kurumun bütün saygınlığını yerle bir ediyor. Ve karakterlerin kendi içlerindeki hesaplaşmaları zaman ilerledikçe korkutucu bir hal almaya başlıyor. İnsanların ne denli hissiz ve acımasız olabileceklerine dair çekilmiş bir belgesel gibi adeta tüm film.

14. Santa Sangre (Alejandro Jodorowsky, 1989)
tumblr_mhr64kMLiW1r7k0eco1_1280
Alejandro Jodorowsky’nin rahatsız etmeyen bir filmine rastlamak ne mümkün? Biz de o yüzden daha çok bilinen The Holy Mountain ve El Topo adlı filmlerini es geçerek Santa Sangre’ye yer verdik. Film, yönetmenin deliliğinin en pür haliyle dışa vurumudur zaten ve yaşam ile ölüme dair sunulan grotesk dünya herkesin kapılarını seve seve ardına dek açacağı türden bir dünya değil. Bununla birlikte cesur seyirciler için de yeni ama biraz kanlı ve karanlık bir “Alice Harikalar Diyarında” deneyimine dönüşebilir rahatlıkla!

13. Funny Games (Michael Haneke, 1997)
MSDFYGA EC001
Michael Haneke’nin filmini bu denli etkileyici ve unutulmaz kılan şey kesinlikle tipik bir Hollywood filmi gibi başlayıp o yönde ilerleyecek gibi yapması ve ardından zevkle seyirciyi ters köşeye yatırmasıdır! Dolayısıyla seyircinin her bir beklentisini acımasızca bir bir boşa çıkaran film bilhassa finaliyle kendi türündeki diğer filmlerden de adeta intikam alır. Bu esnada seyircinin de oyuna dahil edilmeye çalışılması ve bu vesileyle onun da sabrının zorlanması pek kabul edilebilir olmayacaktır gayet tabii!

12. Oldeuboi (Chan-wook Park, 2003)
Oldeuboi-2003-Wallpapers-2
Uzak Doğu sinemasını intikam temasından gayet güzel beslendiğini biliyoruz. Oldboy da söz konusu intikam olduğunda akla ilk gelen filmlerden. Ama elbette akla ilk gelmesinin altında yatan şey intikamdan ziyade öykünün en başından itibaren kurulan bilinmezlik ve beraberinde gelen merak unsurudur.  Ve merakın yavaş yavaş film seyircisini öldürmeye başlamasıdır. Öldürmek derken kastımız cesaret elbette. Ne de olsa OldBoy film izlemeyi cesaret gerektiren bir eylem konumuna getirmiş sayılı filmlerden!

11. Kynodontas (Giorgos Lanthimos, 2009)
Kynodontas
Seyircisinin kafasını kurcalayan, idelerini allak bullak eden bir filmin aslında yalnızca sıradan görünen bir ailenin günlük yaşamına eğiliyor olması çok şaşırtıcı. Cesur ve karanlık bir taşlama örneği olan Kynodontas, normal kelimesinin tanımını yeni baştan yazmaya niyetleniyor. Hal böyle olunca da yönetmenin kurduğu grotesk evrende karakterlerin dünyayı algılayış biçimleri, eğitiliş yöntemleri, ahlak kavramları bütünüyle yadırganacak bir şekle bürünüyor. Öyle ki Haneke’nin filmleri dahi bir peri masalı kıvamında kalıyor yanında!

10. Idi i smotri (Elem Klimov, 1985)
large229751
Savaş karşıtı çok fazla film çekildi ve bunların önemli bir bölümü de takdir edildi. Ancak içlerinden pek azı savaşın acımasız yüzünü göstermeyi başarabildi. Idi i smotri, savaşı bir çocuğun gözünden anlatan yıkıcı bir yolculuk filmi. Aynı türden filmlerden farklı olarak savaş sahnelerini kutsallaştırma, ya da onlardan faydalanma gayretine girmiyor. Aksine geride bıraktığı tahribatla ve bir çocuğun bile kısa sürede nasıl yaşlanabileceği ile ilgileniyor. Burada umut denen şey yok…

9. Akmareul boatda (Kim Jee-woon, 2010)
vlcsnap-9428
Mesele intikam olduğunda hiçbir ırkın çekik gözlüler ile boy ölçüşemeyeceğini, bu ufak tefek adamların ortaya koydukları sinema eserleri sayesinde tüm dünya ahalisi olarak gördük. Akmareul boatda da bu konudaki filmlerin en ayrıksı örneklerinden birisi. Çünkü seyircilerin algısını bu denli tarumar eden bir filme rastlamak pek kolay değil… İyinin kötüyü ele geçirişi öyle bir sert sunulur ki sinema tarihinde eşine rastlanmayan bir sonuç ortaya çıkar: Seyircinin kötüye acıması, kötüyle empati kurabilmesi. İşte bu denli güçlü bir film Akmareul boatda!

8. The Devils (Ken Russell, 1971)
The-Devils
Bir grup rahibenin anlatıldığı bir film ne kadar rahatsız edici olabilir ki, diye sorabilirsiniz. Evet hayal etmesi biraz zor ancak dinin deliliğe vardığı bir yerde hayatta kalmak bile çok zor olabilir. Ken Russell,  canavarlar yerine Hristiyanlığı ve onun öğretilerini bir korku öğesi olarak kullanıyor. Fakat filmin asıl tedirgin edici yanı Venessa Redgrave’in hayat verdiği Rahibe Jeanne adlı karakter. Ve onun söz geçiremediği hayal dünyası… Bu kadının bastırılmış cinsel dürtülerle neden olduğu sonuçlar da göz önüne alındığında kesinlikle yaşamayı istemeyeceğiniz bir dönem ve mekanın filmidir The Devils.

7. Happiness (Todd Solondz, 1998)
213
Sinema tarihinde ismi ile en tezat olan film ödülü verilecek olsa bu konuda kuşkusuz birinci gelirdi Happiness. Mutluluk ile hiç alakası olmadığı gibi içinizdeki insan sevgisini ve yaşama güdüsünü bir çırpıda yerle yeksan ediverecek nitelikte bir filmden bahsediyoruz neticede. İşin vahim yanı ise filmin bunu abartılmış öykü ve tiplemelerle değil, aksine gerçekçi insan tasvirleriyle becerebiliyor olması. Bu diken üstünde oturtan sinema eseri, şüphesiz ki insanı en iyi anlayan ve anlatan filmlerden. İzledikten sonra kendinizden tiksinmemenizin garantisini veremiyoruz ne yazık ki. Antidepresanlarınızın ücretini de…

6. Melancholia (Lars von Trier, 2011)
melancholia-kirsten-d
Yaşama içtepisine karşı duyulan bir uyuşukluk. Sessizlik, keyifsizlik, kayıtsızlık, yalnızlık ve en mühimi ölüm korkusu. Tüm bunların bir hikayeye dahi ihtiyaç duyulmadan anlatılması… Seyirciyi huzursuz etmek için sadistçe düşüncelere ihtiyaç olmadığının en güzel örneklerinden birisidir Lars von Trier’nin bu filmi. Nihilizmin sinemadaki en önemli temsilcisi olan film hiçbir yere varmadığı gibi izleyenleri de bu bilinmezliğin ortasında öylece bırakıveriyor. Karanlığın, yani bizzat yaşamın resmi! Buram buram ölüm, buram buram yokluk…

5. Possession (Andrzej Zulawski, 1981)
Possession 1981 movie pic6
Possession insanın gerçeğe duyduğu merakı anında öldürebilecek bir sinema eseri. Çünkü anlattığı hikayede yavaş yavaş ortaya çıkan gerçekler hiç de yenilir yutulur gibi değildir. Mideniz kaldırsın ya da kaldırmasın Andrzej Zulawski’nin yazıp yönettiği film tuhaflık konusunda aşılacak başka bir sınır bırakmıyor adeta. Tekinsiz bir atmosferle desteklenmiş Possession’da görüp de şaşırılmayacak en ufak bir detaya dahi rastlamak mümkün değil. Deli işi oyunculuk ve yine deli işi kamera çalışması da işin cabası elbette!

4. Salò o le 120 giornate di Sodoma (Pier Paolo Pasolini, 1975)
salo-web
Gösterdiği şiddet ve akıl almaz işkence sahneleriyle rahatsız ediciliği zaten tescilli olan bir film bu. Listemizde yer almasının sebebi ise sebepsiz cinsellik ya da şiddet sahneleri yerine siyasal bir söyleminin olmasından ileri geliyor. Faşizmi belki de tasvir edilebilecek en iyi ve doğrudan yöntemle resmeden film, bir insana yapılabilecek en aşağılık şeyleri göstermekle kalmıyor aynı zamanda bunun karşısında bireyin çaresizliği ve güçsüzlüğünü de vurguluyor. Otoritenin ve ona tabi bireylerin oluşturduğu düzenin dolaysız bir özeti olduğu için gösterilen işkence sahnelerinin tahammül edilebilirliği iyiden iyiye yok oluyor!

3. Johnny Got His Gun (Dalton Trumbo, 1971)
JohnnyGotHisGunImage
Tüm zamanların belki de en güçlü savaş karşıtı filmi Johnny Got His Gun’da ölümden daha kötüsü gösterilir. Acımasızca fakat gerçeği olduğu gibi göstermeyi tercih eden film bir savaş gazisinin beynine hapseder izleyenleri. Zaten düşününce bundan daha korkunç ve huzursuz edici bir deneyimi hayal etmek pek kolay değil.  Pek tabii bu filmi özel kılan bir diğer konu da, savaşı savaş göstererek eleştirmeye gerek duymayacak kadar ciddi bir çıkış noktasına sahip olmasıdır.

2. Seul contre tous (Gaspar Noé, 1998)
seul-contre-tous-original1
Hayattan zevk almayan hatta daha doğrusu nefret eden bir antikahramanın etrafında dönen dünya ne kadar sevimli olabilir ki? Peki bu adam film boyunca nefretini iç ses olarak seyircinin üzerine kusmaya devam ederse? Deliliğe değin giden ve hiç durmaksızın çürüyen bir ruh hali ancak bu denli başarılı bir şekilde görüntüye aktarılırdı. Seul contre teus tam anlamıyla görsel bir roman olduğu için seyircinin anlatılana karşı kayıtsız kalması öylesine bir zor hal alıyor ki. Bir noktadan sonra herkes bir kasap olmaya başlıyor. Sinema tarihinin en karamsar filmlerinden biri tartışmasız.

Filmle ilgili detaylı inceleme yazımızı buradan okuyabilirsiniz: sinemakutuphanesi.com/seul-contre-tous

1. Tras el cristal (Agustí Villaronga, 1986)
r9dmgc43a2INSeIIqlfsDZjbAF4
Gerçek hayatta asla karşılaşmamış olmayı umacağınız karakterleri barındıran bir film Tras el cristal. Elbette bu şekilde sınıflandırılabilecek pek çok film söz konusu ancak önümüzdeki eseri diğerlerinden ayıran şey tüm sürece yayılan intikam, vicdan azabı, çaresizlik, ölüm korkusu gibi muhtelif duyguların acımasızca seyirciyi kuşatması. Bununla da yetinmeyen film; pedofili, delilik, tecavüz, klostrofobi, Nazizm gibi her biri başlı başına belalı olan olguları bünyesinde bulundurarak en zorlayıcı filmlerden olma konusunda üstün bir gayret gösteriyor! Ve derlememizde zirve olmayı da hak ediyor bu göz dolduran performansından ötürü!

* Listemizi sonlandırırken değerlendirmeye aldığım ancak son anda liste dışı bırakmak zorunda kaldığım filmlere de burada değinme gereği duyuyorum. Daha fazla huzursuzluğa ihtiyaç duyanlar için… The Grandmother, Last Exit to Brooklyn, Deadgirl, Bijitâ Q, Irreversible, Wild at Heart, Suna no onna, Tystnaden, The Woodsman, Straw Dogs.


kaynak: sinemahzen.com

Reklamlar