Dünyaya savaşlar, acılar, ölümler ve büyük zihinsel hastalıklar getiren korkunç bir ideoloji olan faşizm, acılardan beslenmeyi çok iyi bilen sinema sanatının da sıklıkla temel aldığı hatıralardan birçoğunun da mimarıdır aslında. Faşizm meselesine bir şekilde değinen yüzlerce film bulmak mümkündür belki de; ancak konuyu nedenselliği de bir kenara bırakmayarak sorgulayan ve faşizmin acıları üzerinden yeni kapılar arayan filmlerin sayısı oldukça azdır. Faşizmi anlatmaktan çok tanımlamaya çalışan bu filmlerden on iki tanesini derledik. ‘Faşizm nedir?’, ‘Neden vakt-i zamanında hüküm sürmüştür?’, ‘Hala var mıdır?’, ‘Nasıl bir motivasyonun ürünüdür?’, ‘Neden Olmamalıdır?’ gibi sorular başta olmak üzere birçok konuya açıklık getiren bu filmleri derlerken, direkt olarak savaşa odaklanan filmlerden ve zaten sistemi eleştiren distopik eserlerden kaçındığımızı da eklemeliyiz.

The Great Dictator (1940) – Charlie Chaplin

‘Yaratıcı sinemacılar’ kalıbından ziyade ‘sinemanın yaratıcıları’ kategorisinin içerisinde ismi her daim geçecek olan Charlie Chaplin’in ilk sesli film denemesi olan The Great Dictator, adından da kolayca anlaşıldığı üzere faşizm ve diktatörya üzerine yapılmış bir komedi filmi.

Chaplin’in mecazları dahi o kadar amaca yönelik ve komik ki filmin genel çerçevesinden şöylemesine bahsetmenin yeri ve yurdu yok. Şu kadarını söyleyelim yeter: Chaplin’in bu filmde canlandırdığı, Adolf Hitler’e çok fazla benzeyen ‘yahudi berber’ karakterinin ismi Adenoid Hynkel!

Rivayete göre filmi izleyen Adolf Hitler’i sinirden delirten filmin ardı ardına dizilmiş kült sahnelerden ve müthiş bir mizah duygusundan oluştuğundan dem vurmak da boynumuzun borcu. Kendi zamanının çok ötesindeki bir sinemacı olan Charlie Chaplin’in neden bu kadar büyük bir sanatçı olduğunu kısa yoldan görmek için de büyük bir fırsat The Great Dictator.

Le chagrin et la pitié (1969) – Marcel Ophüls

Alman yönetmen Marcel Ophüls’ün ‘gerçek’ bir tavırla faşizmin damarlarında gezindiği, dört saatlik, Oscar adayı belgeseli İkinci Dünya Savaşı ile ilgili oldukça ilginç bilgiler sunarken meşhur Fransız direnişinin de bir yalanlar silsilesinden ibaret olduğunu sinema perdesine yansıtıyor.

Tüm zamanların en iyi belgesellerinden biri olduğu kabul edilen Le chargin et la pitie, özellikle ele aldığı bütün konulara karşı objektif bir tavır takınmasıyla ve acılardan ziyade durumu sorgulamasıyla birlikte sinema tarihinde oldukça farklı bir yerde konumlanıyor.Fransızların kendi kendilerini överken sıklıkla başvurdukları ‘direnişçi ulus’ kalıbına atılmış bir tekmeden hallice olan filmin uzun süreler Fransa’da yasaklı olduğunu da eklemeliyiz.

Il giardino dei Finzi Contini (1970) – Vittorio De Sica

1930’lar sonu İtalya’sında, ülkenin önde gelen ailelerinden birinin bahçesindeyiz bu kez. Zengin, aristokrat, görgülü, görmüş geçirmiş ‘lakin’ Yahudi bir aile… 1940’ların neye gebe olduğundan ve politik baskıların nasıl bir düzeye ulaşacağından epey bir habersizler.

İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin mimarlarından ve ülke sinemasının en önemli isimlerinden biri olan Vittorio De Sica’nın son dönem filmlerinden biri olan Il giardino dei Finzi Contini acılara gebe bir dönemin başından başlayıp oldukça politik ve göz alıcı bir tablo çiziyor. Faşizmin temellendirilmesi aşamasında oldukça ‘sıradan’ ve rahat bir hayat yaşayan bir ailenin yaşadığı dönem, soykırım öncesi bir dönem taban alınarak görselleştiriliyor.

Filmin De Sica’nın en önemli işlerinden biri olarak gösterilmediğini; ancak dönem tasviri başarısı nedeniyle izlenmeyi kesinlikle hak ettiğini söylemeliyiz.

Il conformista (1971) – Bernardo Bertolucci

Bertolucci’nin 1971 tarihli başyapıtı ve birçok otoriteye göre filmografisinin en iyi filmi olan Il conformista’daki her şeyi bir metafor olarak yorumlayıp filmin tamamını bir ‘faşist toplum mecazı’ olarak okumak da mümkün, filmin öyküsüne kapılıp gitmek de…

Il conformista, tüm iyi yazılmış karakterleriyle ve ‘suç’ ile ‘politika’ üzerinden bir döneme alabildiğine gerçekçi ve derinlikli bir şekilde eğilen yapısıyla bir ‘faşistleşme’ filmi aslında. Kısacası Bertolucci, başkarakteri üzerinden, kendi toplumunun ikiyüzlülüğüne ve faşizmin çöküşe doğru yaşadığı dönüşüme odaklanıyor ve bu esnada da üstün sinemasıyla göz kamaştırıyor.

Arka planında faşizmin tüm hücrelere nüfuz eden bağımlılığının vurgusunu da yapan Il conformista, konu üzerine yapılmış en esaslı eserlerden biri.

Amarcord (1973) – Federico Fellini

1930’lar sularında küçük bir İtalyan kasabasında geçen Fellini filmi, İkinci Dünya Savaşı öncesi faşizmin yanılgın büyüsüne kapılan bir toplumun ‘günlük’ hayatını sinemaya taşıyor temelde. Filmin komediye ve nostaljiye sırtını yaslayan sıcak yapısı faşizmin ‘gümbür gümbür’den ziyade sessiz sedasız evrimine ışık tutuyor.

Amarcord aslında “1930’larda İtalyan kırsalında nasıl bir yaşam hüküm sürüyordu?” sorusunun cevabı. Birkaç sene sonra insanlık tarihinin en büyük acılarından birinde büyük bir günah payına sahip olacak bir toplumun gündelik yaşamı, kurban toplumlarınkinden ne denli farklı, ne denli değil, hepsi birden su yüzüne çıkıyor.

Özellikle 1970’lerde faşizmle ya inceden ya da açık açık bir şekilde dalga geçen önemli filmler çıkaran İtalyan sinemasının dönemsel ve tarihsel ironisini en güzel şekilde taşıyan filmlerden biri olan Amarcord, dünya sinemasının en büyük ustalarından biri olan Federico Fellini’ye de bir Oscar, iki de Oscar adaylığı getirmişti.

Salò o le 120 giornate di Sodoma (1975) – Pier Paolo Pasolini

Pier Paolo Pasolini’nin yapıldığı vakit olay yaratan, yarattığı olay hala dizginlenemeyen ve tüm zamanların en rahatsız edici birkaç filminden biri olan Salo’su, faşizmi minimal bir ‘mecaz’ üzerinden maksimal boyutlardan inceliyor.

Edebiyatı sarsan yazarlardan Marquis de Sade’nin okurunun psikolojisini bozan kitaplarından yalnızca biri olan Les 120 Journées de Sodome’undan sinemaya uyarlanan bu korkunç film, faşizmin nedenlerinden ziyade sonuçlarına odaklanıyor ve 120 gün boyunca akla hayale gelmeyecek işkenceler gören bir grup gencin yaşadıklarını merkeze alıyor.

Sade’nin romanında zamansız ve mekansız olan akışın Pasolini uyarlamasında 40’lı senelere ve İtalyan faşizmine eğildiği rahatça görülebiliyor. Zaten Pasolini bu filmle beraber kendi karşıt politik tavrını, faşizmin insan zihnini aşan ürkütücülüğünün karşısına koyuyor. Bu filmin tamamlanmasından kısa bir süre sonra Pasolini’nin öldürüldüğünü de eklemeliyiz.

1900: Novecento (1976) – Bernardo Bertolucci

Faşizmle ve kendi ülkesinin geçmişiyle ilgili büyük dertlere sahip olduğunu bildiğimiz Bernardo Bertolucci’nin süresi dört saati geçen filmi 1900, faşizmin başlama noktasından yola çıkıp çöküş noktasına kadar uzanan bir çizgide seyir ediyor.

Filmin ana temasını sırtlayan iki başkarakter üzerinden 45 yıllık bir süreye eğilen ve komünizm ile faşizm’in “coevolution” sürecine odaklanan film, gözlerini kuzey İtalya’dan açıp oldukça geniş bir perspektif ile cesur bir acılanma portresi çiziyor.

Il conformista ile daha ‘gizli’ bir faşizm eleştirisi takdim eden Bertolucci, Novecento’da daha fazla konuşuyor ve daha sert cümleler kuruyor.

Una giornata particolare (1977) – Ettore Scola

Una giornata particolare, dönüşün arifesindeki bir ulusu arka plan olarak alarak ‘bir aşk hikayesi’ hüviyetinde perdeye yansıyan bir ‘aşk’ filmi olarak görülebilir. Lakin Hitler ile Mussolini’nin ilk buluşmasına görsellik kazandıran ve ismini de bu noktadan bulan ‘Özel Bir Gün’ yanı da kesinlikle unutulmamalıdır.

1962’de çektiği başyapıtı Il sorpasso ile cihana nam salan Ettore Scola’nın oldukça anti-faşist bir yerde konumlanan filmi, Marcello Mastroianni ve Sophia Loren gibi iki büyük oyuncuyu bir araya getirmesiyle de akıllarda yer etmişti.

‘Sıradan ve emektar ev kadını’ temasından yola çıkarak faşizmin insanları değerleştirilmesi cümlesine varan  ve pek çok yönden kendi döneminden sonrasına da damgasını vuran film, faşizmi anlamayı reddeden ve meselesinin üstüne sert bir şekilde giden filmlerden biri.

Die Ehe der Maria Braun (1979) – Rainer Werner Fassbinder

Alman sinemasının savaş sonrası yolculuğunun ‘belirleyici’ ve ‘öncü’ yönetmenlerinden biri olan Rainer Werner Fassbinder’in bir kadının durumu üzerinden kendi ülkesinin tarihini anlatmaya koyulduğu enfes filmi direkt olarak faşizmin kötücül yanlarından bahsetmek yerine bir ulusun ‘savaş sonrasını inceliyor.

Filmin ana odağına alınan ve bir Alman askeriyle evli olan ‘genç’ Maria Braun’un geçmişi ve geleceği, aslında Alman toplumunun sıkıştırılmış bir alegorisinden başka hiçbir şey değil. Adolf Hitler’in bir portresiyle açılan filmin Almanya’nın savaş sonrası döneminde başbakanlık yapmış şahısların fotoğrafları üzerinden ilerleyen yapısı, Fassbinder’in tam olarak nasıl bir işe kalkıştığının özeti niteliğinde.

Fassbinder’in BRD üçlemesinin Lola ve Die Sehnsucht der Veronika Voss öncesi çektiği ilk filmi olan Die Ehe der Marie Braun, yönetmene dünya çapında bir ün sağlamıştı.

El laberinto del fauno (2006) – Guillermo del Toro

Guillermo del Toro’nun gösterildiği sene Cannes Film Festivali’nde dakikalarca ayakta alkışlanan filmi, faşist Franco iktidarına doğru salladığı ‘büyülü’ yumruklarıyla ve küçük bir kız çocuğu üzerinden bu korkunç rejimin toplum üzerinde bıraktığı izleri su yüzüne çıkarır tavrıyla hiç şüphe yok ki faşizm üzerine yakılmış en dokunaklı ağıtlardan bir tanesi.

Filmin başkarakteri ve yönetmenin eli ayağı olan Ofelia karakteri aslında tam anlamıyla gerçeğin acısı ve rüyanın albenisi arasında arafta kalmış bir ‘yalnızlığın’ temsili… Ofelia’nın henüz gelişmemiz savunma mekanizmasıyla bu yaşında karşı koyamadığı vahşetler silsilesi, onu bu dünyadan kaçmaya ve yeni arayışlara doğru itiyor.

Sonuç olarak Guillermo del Toro, bütün hislerimize hitap eden filmiyle ve dokunaklı finaliyle bir korku toplumunun portresini çiziyor. İspanya’nın ‘uzak’ zannedilen yakın geçmişine doğru çıktığımız bu yolculuk, bizi faşizmin korkunç yüzüyle yüzleştiriyor.

Die Welle (2008) – Dennis Gansel

Günümüz Almanya’sında, hatta günümüz dünyasında neo-nazizm kılıfı altında halen süren ırkçılığın başka bir kıyafet altında incelenmiş tezahürü olan Die Welle, faşizmin neden içinde bulunduğu toplumu kolayca ele geçirebildiğini oldukça iyi bir sinemayla anlatıyor.

Diktatörlüğün ne kadar korkunç bir olgu olduğunu öğrencilerine ‘beklenmedik’ bir deneyle anlatmaya çabalayan bir lise öğretmeninin, henüz kişilikleri oturmamış öğrencileri üstünde yarattığı korkunç etki, faşizmin yayılma gücünün bir sembolü.

Bir diktatör, diktatöre biat eden öğrenciler, hepsini ‘bir’ gösteren bir sembol, ortaya çıkan inatçı ve keskin bir inanç sistemi ve faşizmin küllerinden doğup bir sınıfı ele geçirmesi… Die Welle, çarpıcı söylemiyle faşizmin halen hüküm sürebileceğini ortaya çıkarıyor.

Das weisse Band – Eine deutsche Kindergeschichte (2009) – Michael Haneke

Michael Haneke’nin gösterildiği sene Cannes’da Altın Palmiye kazanan ustalık eseri, bir savaş öncesi Alman toplumunda küçük bir kasabadaki gizemli olayları merkezine alıyor temelinde. Tabii filmin konusu, söylemi için yalnızca bir bahane…

Haneke’nin Beyaz Bant’ta kurduğu esrar dolu, karanlık ve siyah-beyaz film anlatısı Alman toplumunu İkinci Dünya Savaşı’na yönelik kıvılcımlandıran detayları da birer birer su yüzüne çıkarıyor. Kasabaya hâkim hiyerarşik yapı, seyircisini tuhaf suçlarla örülü bir ‘açık hava hapishanesi’ne davet ediyor. Çocuklar ve yetişkinler arasındaki ‘tesirli’ ilişki, mesafeli, söz dinleyen, disiplinli ve ‘kararlı’ insanlar üreten bir toplumun bağırsaklarını ortaya koyuyor.

Kısacası Beyaz Bant’ta faşizmin nereye gittiği değil, nereden geldiği var.

Yazan: Kaan Karsan
Reklamlar