Fransız Yeni Dalga akımının en önemli filmlerinden Jules et Jim (Türkiye’de Unutulmayan Sevgili (?) çevrilmiş), günümüzdeki popüler ve sanat sinemasında en yakın arkadaşlar arasındaki aşk üçgenini ele alan filmlerin öncülerinden. François Truffaut, filminde insanlığın aşk kavramına ciddi bir eleştiride bulunurken,  Yeni Dalga’nın da imza niteliği taşıyan kamera hareketlerini, kurgusunu, rahatsız edici anlatıcı özelliklerini koruyor.

Film çok yakın Alman ve Fransız iki arkadaş olan Jules ve Jim’in dostlukları, yaşantılarından kesitlerle başlar. Birbirlerine kendi dillerini öğretip, kendi coğrafyalarından şiirleri çevirirler, boks kursuna gidip, her gün görüşürler… Jim kadınlar konusundaki tecrübelerini Jules’e öğretirken, Jules de Jim’in romantizm tarafını tamamlamaktadır.

Bir gün Catherine ile tanışırlar. Catherine’nin Jules ve Jim ile her şeyden önce çok iyi bir arkadaşlığı olur; ama Jules bunu çok daha fazlasını bekleyerek farklı bir teklif sunar Catherine’e. “Benimle evlenir misin?”. Bu soru bile o kadar alalade bir mekanda, hatta ve hatta ortak arkadaşları Jim’in bile yanında sorulmuştur. Catherine hemen cevap vermez fakat olumlu yaklaşır. Jules, Jim’e bunu söyler ve uyarıda bulunur. “Bu sefer sakın bir şey düşünme!”. Jim her ne kadar Catherine’e karşı hayranlığını gizlemeye çalışsa da arkadaşlıklarını sorunsuz bir şekilde sürdürmeye devam eder.


Birinci Dünya Savaşı başlar. İki dost, düşman saflarda savaşa katılırlar. Jules, savaştayken karısına mektuplar atar. Jim’in savaştaki en büyük korkusu ise karşı taraftaki dostunu öldürmektir. Savaş biter, Fransa kazanmıştır. Yani Jim kazanan, Jules kaybeden taraftadır.
Bir süre sonra Jim, Jules ve Catherine’nin taşradaki evlerini ziyarete gider. Jules mutsuzdur, Catherine ise pek fazla onunla ilgilenmemektedir. Başbaşa kaldıklarında Jim, “Evlilik nasıl?” diye sorar Catherine’e… O ise “Manastır gibi” cevabını verir.

Truffaut, Catherine karakteri ile “özgür kadın” profili çizer. O plansız yaşayan, yerleşik bir hayatı olmayan, çok fazla ilişki yaşamayı seven, sevdiği halde canı istediğinde çekip gidebilen birisidir… Bunu normal olarak görmektedir ve ona göre yaşar.

Jules, Catherine o kadar aşıktır ki Jim’e “O artık beni sevmiyor. Seninle mutlu olacağına inanıyorum, burada bizimle yaşarsın; hem de o gitmemiş olur” der. Jim’in filmin en başından beri hoşlandığı Catherine olan aşkını bastırması için bir engel kalmamıştır, kabul eder. İkisinin de bilmediği tek şey; Catherine’nin megaloman kişiliğidir. O sadece kendisine aşık olabilir. Karşısındaki erkeği sevmesi önemli değildir, sadece sevgiye açtır ve canı birisinden sıkılırsa başka birisine geri döner. Ona göre ilişkide bir taraf acı çekmelidir; bu da asla kendisi olmaz.


Filmde kadın/kadınlığa çok fazla gönderme bulunmaktadır. Örneğin, köprüde yürürlerken Jules, Baudelaire’den alıntı yaparak; “Kadınların kiliseye neden gittiğini anlamak zor, onların Tanrıyla konuşacak neleri olabilir ki?” dediğinde Catherine “Aptalsınız!” diyerek köprüden suya atlar. İki adam da arkasından… Ayrıca bundan önceki bir sahnede ise yine Jules Jim’e “Kadın doğaldır, yani korkunçtur” diyerek Baudelaire’den alıntılar.

Aslında film boyunca Catherine’nin Jules ve Jim’in dostluğunu nasıl da etkilediğini izleriz. Hatta filmin sonunda Catherine ayağa kalkar ve Jim’i arabasına çağırır. Jules’e ise orada beklemesini ve onları izlemesini söyler. Daha sonra da arabayı bir köprüden nehire doğru sürer ve intihar ederler. Catherine, Jules’in elinden Jim’i almıştır. Filmin bitiminde anlatıcı dış ses Jim’in dostluklarını anlattığı romanından bir bölümünü okur…

François Truffaut ise filmi için “Olabilecek en rezil durumdan bahsederken, mümkün olan en saf aşk filmini gerçeklerştirmek gerekiyordu” der.


Yazan: Gençer Utku Gediz

kaynak: filmkafa.com

Reklamlar