Filmloverss.com yazarlarından Okan Toprağın yaptığı bu eleştiriyi sizlerle paylaşıyorum.

Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Türkiye vizyonunda geçtiğimiz yıl izleme şansı bulduğumuz Muhteşem Güzellik – La Grande Bellezza ile “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar ödülü kazanan İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino, son filmi Gençlik – Youth’la Filmekimi kapsamında yeniden görücüye çıkıyor. İki eski dostun yaşlanma öyküleri üzerinden geçmişin muhasebesini yaptıkları Gençlik, ilk bakışta Sorrentino sinemasından aşina olduğumuz kalıpların yeni bir biçim halinde sunumu olarak duruyor.

Youth - Gençlik
Youth – Gençlik

Yönetmen tıpkı Muhteşem Güzellik’te olduğu gibi hayatla bir hesaplaşmaya girişiyor, bunu yaşlı ve bilge kişiliklere sahip iki eski dost; Fred (Michael Caine) ve Mick (Harvey Keitel) üzerinden yapıyor. Bol diyaloglu filmde anlam yüklü metinler dikkat çekerken, yönetmenin kendine has yaratıcı açı ve kadrajları yer yer şiirsel bir görüntü estetiği sunuyor. Sorrentino, yaşlılık hallerinin panoramasını kendi naif gerçeklikleri içinde veriyor. Steril bir ortamda şifa bulmaya çalışan; çoğu yaşlılardan örülü küçük insan topluluğu, yaşamın maddi ve manevi arazlarından arınmaya çalışan bir hal sergiliyor. Ağır ağır yürüyor ve girdikleri termal havuzda gözleri kapalı huzuru arıyorlar.

SET DEL FILM "LA GIOVINEZZA" DI PAOLO SORRENTINO. NELLA FOTO MICHAEL CAINE E  HARVEY KEITEL. FOTO DI GIANNI FIORITO
SET DEL FILM “LA GIOVINEZZA” DI PAOLO SORRENTINO.
NELLA FOTO MICHAEL CAINE E HARVEY KEITEL.
FOTO DI GIANNI FIORITO

İsviçre’nin Alp dağları eteklerinde bir spa otelinde tatillerini geçiren ve bol bol sohbet eden iki eski dost birbirlerinin antitezi gibi dursalar da bir puzzle’ın iki parçası gibidirler. Artık beste yapmayan ve emeklilik günlerini geçiren Fred, hayattan pek keyif almaz bir haldedir, adeta yaşamdan çekilmiştir. Onun aksine yaşama hala bağlı olduğu kanısı uyandıran Mick ise genç ekibiyle vasiyeti niteliğini taşıyan son filminin senaryosu üzerine çalışmaktadır. İkili bir araya geldiklerinde geçmişin anılarından, hastalıklardan, ilişkilerden, dostluklardan ve yaşanmakta olan zamandan bahsederler sık sık, çeşitlenen konular üzerine bilgece yorumlar yaparlar.

Sorrentino’nun her iki karakteri de tıpkı bir önceki filminin karakteri Jep Gambardella gibi hayata alaycı bir küçümsemeyle bakıyor, bu alaycılık hayattan bir ölçüye kadar çekilmiş olmakla da ilgili. Fred ve Mick, film atmosferinin temelini oluşturan dağ otelinin uzaklığıyla özdeşleşiyorlar adeta, o mevziden yorumluyorlar hayatı. Mick; genç asistana, geçmiş ve geleceğin mesafesinden bahsederken otel manzaralarını kullanıyor. Şu da var ki, hayat halen akmaya devam ediyor ve onun halkası ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar Fred ve Mick’i de içine alıyor. Bu yüzden Mick, eski dostuna ellerinde kalan şeyin duygular olduğundan bahsediyor ve duygular, yaşama dair oluşlarıyla önem atfediyor. Dostunun bu sözlerinden sonra harekete geçen Fred, yapmayı sürekli ertelediği ya da reddettiği şeyleri yaparak yaşama kaldığı yerden giriş yapıyor. Tekrar orkestranın başına geçiyor ve İngiliz aristokrasisine ve kraliçeye yıllar önce bestelediği “Basit Şarkıları”nı çalıyor. Bu eylemiyle yaşamı kutsarken, gençliğine geri dönüş yapıyor.

Sorrentino, hayata her ne kadar ironinin perspektifinden baksa da onu ciddiye alıyor, anlam vermeye çalışırken farklı yorumlamalarda bulunuyor. İroni ve kutsama bir arada ilerliyor, buna yönetmenin lirik sinematografisi eşlik ediyor. Kamera sıra dışı açılardan yaklaşıyor mizansene, ağır akan ritim uzayan kaydırmalarla etkisini artırıyor. İnsanları yaratıcı bir koreografiyle kadraja yerleştiren Sorrentino, ortaya çıkardığı mizansen ve ahenkle sinema tarihinin kimi dönem ve filmleriyle çağrışım yapıyor. Filmin temasına eşil eden müzikler, bilgece sözler söyleyen bir başka müzisyeni, Leonard Cohen’i ve onun son albümü “Old Ideas”ı da farklı bir şekilde çağrıştırıyor. Artık çatallanan sesiyle bilgece sözler söylüyor o yaşlı kurt da.

Roma’ya adanmış bir aşk mektubu olan Muhteşem Güzellik’in ardına gelen Gençlik, hayatın kendisine bir aşk mektubu niteliği taşıyor. Onu ironik bir küçümsemeyle hafife alırken içten içe yüceltiyor, onu ne kadar önemsediğini finale doğru iyice açık ediyor. Hayat sadece yaşanmışlıklardan oluşmuyor, yaşanamamış olanlar da onun bir parçasını oluşturuyor.

Sorrentino kendi stilini tekrar eden bir yapımla çıkıyor izleyici karşısına, Roma’ya duyduğu aşkı simgeleyen Muhteşem Güzellik’in ardından hayata duyduğu bağlılığı benzer bir stille dile getiriyor. Muhteşem Güzellik’in melankolizmini karnavalesk bir dille anlatırken, Gençlik’in melankolizmine lirik bir sinemasal dil ağırlığını koyuyor.

Türkiye vizyonunda geçtiğimiz yıl izleme şansı bulduğumuz Muhteşem Güzellik – La Grande Bellezza ile “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar ödülü kazanan İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino, son filmi Gençlik – Youth’la Filmekimi kapsamında yeniden görücüye çıkıyor. İki eski dostun yaşlanma öyküleri üzerinden geçmişin muhasebesini yaptıkları Gençlik, ilk bakışta Sorrentino sinemasından aşina olduğumuz kalıpların yeni bir biçim halinde sunumu olarak duruyor. Yönetmen tıpkı Muhteşem Güzellik’te olduğu gibi hayatla bir hesaplaşmaya girişiyor, bunu yaşlı ve bilge kişiliklere sahip iki eski dost; Fred (Michael Caine) ve Mick (Harvey Keitel) üzerinden yapıyor. Bol diyaloglu filmde anlam yüklü metinler dikkat çekerken, yönetmenin kendine has yaratıcı açı ve kadrajları yer yer şiirsel bir görüntü estetiği sunuyor. Sorrentino, yaşlılık hallerinin panoramasını kendi naif gerçeklikleri içinde veriyor. Steril bir ortamda şifa bulmaya çalışan; çoğu yaşlılardan örülü küçük insan topluluğu, yaşamın maddi ve manevi arazlarından arınmaya çalışan bir hal sergiliyor. Ağır ağır yürüyor ve girdikleri termal havuzda gözleri kapalı huzuru arıyorlar. İsviçre’nin Alp dağları eteklerinde bir spa otelinde tatillerini geçiren ve bol bol sohbet eden iki eski dost birbirlerinin antitezi gibi dursalar da bir puzzle’ın iki parçası gibidirler. Artık beste yapmayan ve emeklilik günlerini geçiren Fred, hayattan pek keyif almaz bir haldedir, adeta yaşamdan çekilmiştir. Onun aksine yaşama hala bağlı olduğu kanısı uyandıran Mick ise genç ekibiyle vasiyeti niteliğini taşıyan son filminin senaryosu üzerine çalışmaktadır. İkili bir araya geldiklerinde geçmişin anılarından, hastalıklardan, ilişkilerden, dostluklardan ve yaşanmakta olan zamandan bahsederler sık sık, çeşitlenen konular üzerine bilgece yorumlar yaparlar. Sorrentino’nun her iki karakteri de tıpkı bir önceki filminin karakteri Jep Gambardella gibi hayata alaycı bir küçümsemeyle bakıyor, bu alaycılık hayattan bir ölçüye kadar çekilmiş olmakla da ilgili. Fred ve Mick, film atmosferinin temelini oluşturan dağ otelinin uzaklığıyla özdeşleşiyorlar adeta, o mevziden yorumluyorlar hayatı. Mick; genç asistana, geçmiş ve geleceğin mesafesinden bahsederken otel manzaralarını kullanıyor. Şu da var ki, hayat halen akmaya devam ediyor ve onun halkası ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar Fred ve Mick’i de içine alıyor. Bu yüzden Mick, eski dostuna ellerinde kalan şeyin duygular olduğundan bahsediyor ve duygular, yaşama dair oluşlarıyla önem atfediyor. Dostunun bu sözlerinden sonra harekete geçen Fred, yapmayı sürekli ertelediği ya da reddettiği şeyleri yaparak yaşama kaldığı yerden giriş yapıyor. Tekrar orkestranın başına geçiyor ve İngiliz aristokrasisine ve kraliçeye yıllar önce bestelediği “Basit Şarkıları”nı çalıyor. Bu eylemiyle yaşamı kutsarken, gençliğine geri dönüş yapıyor. Sorrentino, hayata her ne kadar ironinin perspektifinden baksa da onu ciddiye alıyor, anlam vermeye çalışırken farklı yorumlamalarda bulunuyor. İroni ve kutsama bir arada ilerliyor, buna yönetmenin lirik sinematografisi eşlik ediyor. Kamera sıra dışı açılardan yaklaşıyor mizansene, ağır akan ritim uzayan kaydırmalarla etkisini artırıyor. İnsanları yaratıcı bir koreografiyle kadraja yerleştiren Sorrentino, ortaya çıkardığı mizansen ve ahenkle sinema tarihinin kimi dönem ve filmleriyle çağrışım yapıyor. Filmin temasına eşil eden müzikler, bilgece sözler söyleyen bir başka müzisyeni, Leonard Cohen’i ve onun son albümü “Old Ideas”ı da farklı bir şekilde çağrıştırıyor. Artık çatallanan sesiyle bilgece sözler söylüyor o yaşlı kurt da. Roma’ya adanmış bir aşk mektubu olan Muhteşem Güzellik’in ardına gelen Gençlik, hayatın kendisine bir aşk mektubu niteliği taşıyor. Onu ironik bir küçümsemeyle hafife alırken içten içe yüceltiyor, onu…

Yazar Puanı

Sorrentino kendi stilini tekrar eden bir yapımla çıkıyor izleyici karşısına, Roma’ya duyduğu aşkı simgeleyen Muhteşem Güzellik’in ardından hayata duyduğu bağlılığı benzer bir stille dile getiriyor. Muhteşem Güzellik’in melankolizmini karnavaleks bir dille anlatırken, Gençlik’in melankolizmine lirik bir sinemasal dil ağırlığını koyuyor.

hazırlayan: Okan Toprak

kaynak: filmloverss.com

Reklamlar