filmloverss.com un sinema tekniği üzerine hazırladığı bu faydalı yazıyı sizlerle paylaşıyorum

yazının orjinalini bu bağlantıdan okuyabilirsiniz.

Öznel Açı:

Öznel açı izleyicide olayı bir karakterin gözünden izliyormuş duygusu yaratan tek plan türü olduğu için, sinema dili açısından sıklıkla kullanılmaktadır. Özellikle, karakterlerin ruhsal ve duygusal durumlarını izleyiciye aktarabilmek amaçlı kullanılan öznel açı bir anlamda izleyicinin karakterle özdeşleşmesinin en güçlü aracıdır. Teknik anlamda belirli bir karakterin öznel bakış açısını taklit eden kompozisyonlar, görüntü hileleri yoluyla gerçekleştirilen öznel plan, izleyiciyle doğrudan etkileşim kurarak güçlü anlatımların ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Gaspar Noé’nin 2009 yapımı filmi Enter The Void öznel planın en başarılı uygulandığı filmlerin başında gelmektedir. Filmin geneline hakim olan öznel planlar, izleyiciyle karakterler arasındaki özdeşleşmeyi sürekli ve dinamik tutarak filmin psikedelik havasını izleyiciye de geçirebilmiştir. Bu sahnede en ufacık hareketine kadar taklit edilen gözün kamerayla ilişkisi, öznel planın doruk yaptığı an’a güçlü bir örnektir.


Üst Açı:

Kameranın üstten aşağıyı görecek şekilde ve göz hizasının üzerinde konumlandırılması ile oluşturulan üst açı, anlattığı konuya estetik bir teknik ve psikolojik boyut katmaktadır. Sinema dilinde daha çok ezilmişlik, güçsüzlük anlamı yaratmak için kullanılan üst açı, farklı anlama gelecek tarzda tepede konumlandırıldığında izleyiciyi Tanrı’nın gözüyle özdeşleştirme imkanı da yaratabilmektedir. İzleyici de estetik bir haz yaratan ve birinci elden karakterleri gözlemleme imkanı yaratan üst açının bu tür kullanımını verilecek en iyi örneklerden biri, Lynne Ramsay’nin 2011 yapımı filmi We Need to Talk About Kevin (Kevin Hakkında Konuşmalıyız)’dır. Tanrı’nın gözünden izlediğimiz bu domates festivali sahnesinde, başta nerede olduklarını seçemediğimiz ana karakterlerimiz, kameranın bizi yönlendirişiyle birlikte seçilir hale gelmeye başlarlar. Üst açının izleyiciye kattığı estetik ve psikolojik haz bu sahnede en güçlü örneklerinden birini vermiştir.


Alt Açı:

Alt açının ilk kullanımlarına Sovyet Devrim Sineması’nda rastlanır. O dönemki sinemanın kitleler üzerinde yaratmaya çalıştığı devrim ve bu devrimin kahramanlık vurgusunu perçinlemek için karakterler normal göz hizası açısından değil de alttan, kadraj göğe doğru çevrilerek çekilmiştir. Çünkü bu, çekilen karakterin olduğunda çok daha büyük ve görkemli gözükmesini sağlar. Ayrıca bu açı özellikle Sovyet Sineması dışında karakterin kaybedişini ve yalnızlığını vurgulamak için de kullanılmıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri de Krzysztof Kieslowski’nin 1991 yapımı La double vie de Véronique filminde vardır. Söz konusu sahnede Polonyalı Weronika’nın defnedilmesi gösterilmektedir. Yönetmen bu sahnede alt açıyı kullanarak izleyiciye Weronika’nın öldüğü gerçeğini çok çarpıcı bir şekilde yansıtır.


Sabit Açı:

Sabit açı hiç kuşkusuz sinema tekniği olarak en temel tekniklerden biridir. Gerek fotoğrafçılıktan sinemaya yeni yeni geçiliyor olması ve de kameraların günümüzün aksine inanılmaz ağır ve büyük olması sebebiyle sinema uzunca bir süre tamamen sabit açılardan oluşmuştur. Günümüzde de elbette değerinde çok da bir şey yitirdiğini söyleyemeyiz ama özellikle popüler kültüre hizmet eden akıcı kurguya sahip filmlerle birlikte kullanım alanı daha spesifik alanlara kaymıştır. En başından beri dinginliğin sembolü olması bir yana sabit açıyı farklı yorumlayan yönetmenler aracılığıyla oldukça çarpıcı sahnelerde çekilmiştir. Bizim örneğimizde inceleyeceğimiz 2008 yapımı Hunger filminde de İngiliz yönetmen Steve McQueen sabit açıyı dinginliğinin yanı sıra diyalog aracılığıyla bir karşı duruşun sembolü şeklinde yorumlamıştır.


Eğik Açı:

Yana yatırılmış kamerayla çekilen eğik açı, zaman-mekan kavramının kaybını yansıtarak bir anlamda uzamsal dengesizlikler yaratma amaçlı kullanılır. Eğik açının ortaya çıkardığı kompozisyon; dramatik gerilim, ruhsal dengesizlik, kafa karışıklığı vb. duyguların sinema dilindeki kullanım ifadelerini oluşturmaktadır. Eğik açı, karakterlerin içinde yaşadığı fırtınaları veya ruhsal sıkıntı durumlarını aktarabilmek amacıyla ilk olarak 1930’lu yıllarda Alman Dışavurumcu filmlerinde kullanılmaya başlandığında bu plan ‘Deutsch Plan’ adıyla anılıyordu. Daha sonra bugünkü halini alarak Daç Açı ( Dutch Angle) adıyla kullanılan eğik açının zannedildiği gibi Hollandalılar ile bir alakası yoktur. Türk Sinema Tarihi’nin en başarılı filmlerinden biri olan Zeki Demirkubuz imzalı Masumiyet filmindeki bu sahne, hapisten yeni çıkmış ama ne yapacağını bir türlü bilemeyen Yusuf’un kafa karışıklığını ve ruhsal dengesizliğini eğik açının başarılı ve yerinde kullanımıyla izleyiciye aktarmıştır.



Travelling:

Travelling genellikle şaryo ve steadycamin birleşiminden oluşan, oldukça uzun tek çekim sahnelerde kullanılan bir sinema tekniğidir. Plan sekansından farkıysa tek bir olaya ya da karaktere bağlanmadan durumla ilgili genel bir portre çizmesidir. Bu sebeple sıkça epik bir anlatı içeren projelerde kullanılmıştır. Ayrıca kullanımının zor ve maliyetli olması da bunda etkilidir. Elbette bunu dışında da farklı tarzlarda kullanımı mevcuttur. Özellikle Yunan yönetmen Theodoros Angelopoulos’un filmografisinde tamamen travellinglerden oluşan filmler de bulunmaktadır. Özellikle bu filmlerde arka arkaya kullanılan travellinglerin yarattığı epik anlatının yanı sıra oldukça dingin bir atmosfer de ön plana çıkar. Ama biz örnek olarak daha eskilere gideceğiz. 1964 Yapımı Mihail Kalatozov imzalı Soy Cuba… Filmde öğrenci hareketleriyle filizlenen devrim hareketinin cenazeyle birlikte halk nezdinde zirveye çıkmasını yönetmen bu tekniği kullanarak inanılmaz başarılı anlatmıştır.


SteadyCam:

Bazen bir filmdeki anlatımın akıcılığını sağlamak için rayda kayan arabalar yeterli etkiyi yaratmayabilir; çünkü onlarla merdivenleri çıkamaz ya da karakterin etrafında 360 derece dönemezsiniz. Bu sorunu ortadan kaldırmak için 1976 yılında Garret Brown tarafından icat edilen ‘steadycam’ sinema sözlüğüne yeni bir teknik kelime daha kazandırmış oldu. Özel bir yelek ve ona bağlı bir koldan oluşan steadycam donanımı, kola bağlanan kameranın yardımıyla kameramanın karşı ağırlığıyla dengelenerek yine kameramanın hareketlerinden kaynaklanabilecek her türlü sarsıntıdan yalıtılmıştır. Genellikle zaman ve mekan bütünlüğünü sağlamak ve hareketin akıcılığını bozmamak amacıyla kullanılan steadycam planları, bazı durumlarda anlatısal amacın bir parçası olarak da kullanılmaktadır. Karakterin hareketiyle gerekçelendirebileceğimiz ve sahnenin akışıyla bütünleşen bir örnek olarak, Martin Scorsese’nin 1990 yapımı Goodfellas ( Sıkı Dostlar) filmi steadycam planın en başarılı sahnelerinden birine yol açmıştır. Başarılı bir gangster olan karakterimiz kız arkadaşıyla birlikte yemeğe giderken biz izleyiciler de steadycam sayesinde onları takip ederiz. Anlatının akıcılığını sekteye uğratmayan bu sahnede Scorsese steadycam yerine bir dizi plan koymuş olsaydı, izleyiciyle karakter arasında yaratılmak istenilen ‘sıkı dost’ imajını da tersyüz etmiş olabilirdi.


Plan Sekansı:

Sinema tarihinin en ilham verici anlatım tekniklerinden biri olan plan-sekans karmaşık anlatım gücüyle dinamik kamera hareketlerini bir arada kullanarak çerçevelerle birleştiren tek bir planı belirtir. Güçlü anlatım söylemleri oluşturan ve bu yüzden filmin geri kalanının anlaşılması için de bazı can alıcı olayları ön plana çıkartmak için kullanılan plan-sekans, bir çok planı kesintisiz bir şekilde birleştirerek sahneye gerçekçilik, gerilim ve dramatik vurgular katabilir. Sinema tarihinin en ünlü plan-sekanslarından biri olan Orson Welles’in 1958 yapımı Touch of Evil ( Bitmeyen Balayı) filminin açılış sekansı, üç dakika süren, gerilim ve merak unsurunu had safhalarda hissetmemize olanak sağlayan en başarılı plan-sekans örneklerinden biridir. Karmaşık kamera hareketlerinin yaratmış olduğu gerilim, filmin başında üç dakikaya kurulan bombayı gördükten sonra gerçek zamanda kesintisiz bir şekilde akarak merak unsurunu da güçlendirmiştir. Filmin açılışının plan-sekansta geçmesi ve karmaşık kamera hareketleriyle geçilen sınır bölgesi, daha sonra filmde yaşanacak ahlaki ve kültürel çatışmaları da betimleyecek tarzda aktarılmıştır.


Zoom:

1970’li yıllarda yaygınlık kazanan zoom objektiflerle birlikte sinemada da zoom kullanımı yaygınlaştı. Zoom objektiflerin getirdiği iki temel yenilik vardı. İlki hiç kuşkusuz o büyük kameranızı hiç yerinden oynatmadan istediğiniz gibi açıyı belirleyebiliyor olmanızdı. İkinci yenilikse zoom şaryo ile yaklaşmaktan farklı olarak nesneye yaklaştıkça açıyı daraltan bir özelliğe sahipti. Yani şaryoyla sabit açıda nesneye yaklaşırken zomda yaklaştıkça açı daralıyordu. Bu normal insan gözünde olmayan bir etki olduğu için ilk kullanımları oldukça sıra dışı bir gerilim yaratabilmeyi başarmıştır.  Örneğimizde inceleyeceğimiz yapımsa ünlü usta yönetmen Alfred Hitchcock’un 1958 yapımı Vertigo filmi. Yönetmen bahsi geçen sahnede zoom ve şaryo ikilisini aynı anda kullanarak zoom kullanımı konusunda tam anlamıyla çığır açmıştır. Bu sıra dışı kullanımla karakterin yükseklik korkusunu açı-odak değişkeniyle yansıtmayı başarmıştır.


Şaryo:

Şaryo tren rayına benzer bir ekipmanla kameranın düz ya da dairesel olarak istenilen sterilize şekilde hareket ettirilmesi tekniğine denir. Kameranın hiçbir titreme ya da kayma olmadan önceden planlanan doğrultuda gitmesi sayesinde olukça profesyonel bir sonuç vermesi özellikle büyük prodüksiyonların sıkça başvurduğu bir yöntemdir. Elbette günümüzde kameraların küçülüp hafiflemesiyle kullanımları çok daha kolaylaşmış ve yaygınlaşmıştır. Elbette biz örneğimizde her zaman olduğu gibi yine bu tekniği oldukça farklı ve başarılı bir şekilde kullanımına tanık olacağız. Usta yönetmen Ingmar Bergman’ın 1957 yapımı Smultronstället (Wild Strawberries) filminde bu tekniği tamamen orijinal bir şekilde yorumlamıştır. Bahsi geçen sahnede rüyada olan karakterimiz büyük bir kaybolmuşluk duygusu içindedir. Ayrıca yalnızlık vurgusu da söz konusudur. İşte usta yönetmen burada şaryo tekniğini kullanarak karakterin yalnızlığını ve kaybolmuşluğunu inanılmaz başarılı bir şekilde yansıtmıştır.


kaynak: filmloverss

Reklamlar