“Sinema, edebiyattan daha çok beslenmeli”

Emin Alper: Edebiyattan beslenme işini hep Amerikan sineması yaptı. Bunun zamanının geldiğini düşünüyorum. Yalnızca doğrudan edebiyat eserlerinden beslenerek değil, edebiyat okuyarak da…s-17ec383a86144f9004da9f3b4abedc49e88032a2

Üç yıl önce Tepenin Ardı ile övgüler alan Emin Alper’in ikinci filmi Abluka da yılın en iyi yapımlarından birisi olarak taltif edildi. 72. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü ile Arca Cinema Giovani Ödülü’nü,  22. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nde ise En İyi Film Ödülü’nü alan film, distopik bir evrende iki kardeşin hikâyesini konu alıyor. Başrollerinde Mehmet Özgür, Berkay Ateş,Tülin Özen, Müfit Kayacan ve Ozan Akbaba’nın yer aldığı film, Türkiye’nin güncel politik gündemiyle örtüşmesi açısından da çok konuşuluyor. Alper ile film hakkında yapılan yorumları ve edebiyat ile sinema arasında kurmaya çalıştığı ilişkiyi konuştuk.

Film vizyona girdi. İlk eleştiriler ne yönde? Seyircinin ilgisi ne düzeyde?

Sosyal medyadan görünenlere bakılırsa tepkiler gayet olumlu. Tabii bize olumlu olanlar da yansıyor olabilir. Tepenin Ardı’na kıyasla sosyal medyada daha fazla konuşulduğunu hissediyorum. Ama bu henüz gişe rakamlarına istediğimiz düzeyde yansımış değil. İlk hafta sonunu daha yüksek bekliyorduk. Tepenin Ardı’ndan hafif aşağıda seyrediyor. Biz de birkaç gündür bunu konuşuyoruz. Seyirci sayısı düşüyor mu, azalıyor mu, yaşadığımız dönemle mi ilgili, insanların üzerinde bir ölü toprağı mı var? Çünkü son üç yılda Türkiye’de seyirci sayısı arttı. Bunun bağımsız sinemaya hiçbir şekilde yansımadığını görüyoruz.

Ama toplam film sayısı da artıyor bu arada. Yani film başına düşen seyirci sayısı artmıyor aslında. Örneğin 2012’de 60 yerli film vizyona girerken, bu yıl şimdiden 120’ye yaklaşmış durumda.

Doğru, film başı pasta kesinlikle düşüyor ama bağımsız filmlere baktığımızda giderek daha da kötüleşiyor. Zeki Demirkubuz’un Bulantı filmi 20 bine yaklaşmadı daha. Oysa bir önceki filmi Yeraltı 54 bin seyirci yapmıştı.

Peki, bu azalışı neye bağlıyorsun?

Bilmiyorum. Kesinlikle film sayısının artmasının bir etkisi var. Ama bağımsız sinema seyircisi yerinde sayıyor. Seyirci artışı AVM sinemalarında gerçekleşiyor. Biz seyirciyi çekemiyoruz. Bunun nedenlerini de araştırmak lazım. İnternet ve kaçak DVD piyasası bir etken olabilir.

“Festival izleyicisi sinemaya gitmeyi bıraktı” yorumları yapılıyor. Katılır mısın?

İstanbul Film Festivali’nde 150 bin bilet satılıyor. Bu izleyici sadece festivalden festivale sinemaya gidiyor olabilir. 150 bin büyük rakam. Kişi başı 5 bilet alınmış olsa bile bu 30 bin seyirciye tekabül eder. Kabaca düşünürsek bu filmlerin sadece İstanbul’da en az 30 bin kişi tarafından izlenmesi gerekiyor. Ama biz şu an 20 bini aşıp aşamayacağımızı konuşuyoruz.

Vizyon sonrası bir röportaj olduğu için bunun avantajlarını değerlendireyim. Film hakkında yapılan yorumları da tartışma fırsatımız olsun. Filmin ruhuyla Türkiye’de bugünlerde yaşananların çakışması yapılan yorumların ana eksenini oluşturuyor. Bunun bir avantaj olduğunu düşünüyor musun? İkincisi de bu dönemsel durum, filmin tarihselliğiyle ilgili bir sorun çıkarabilir mi?

Bir sinema eleştirmeni “Film için avantaj, Türkiye için talihsizlik” diye özetlemişti. Ben de düşündüğüm zaman bunun bir avantaj mı dezavantaj mı olduğundan emin değilim. Bir sürü insan böyle algıladı. Ben kendim bile öyle algıladım. Sorular da hep bu yönde geliyor. Ama bir taraftan da arzu etmediğim bir güncelliğe hapsedebilir filmi. Benim için Türkiye’nin son 30-40 yılına dair bir film bu. Bir döneme hapsedilmesini istemem tabii ki. Bir de seyirci, film bugünü anlatıyor duygusuyla gidip tatmin olmayabilir. Böyle bir tarafı da var.

Doğru bir kaygı bu. Filmin hikâyesi bugünün Türkiye’sinde yaşanan sertliği karşılayamayabilir.

Evet, atmosfer olarak karşılar ama sonuçta iki apolitik karakterin hikâyesine odaklanan bir film. Böyle bir tepki gelmedi henüz ama ben tedirgin oluyorum. Film istemediği bir yükün altına girmiş bulundu.

Venedik’te biraz çatışmaları kast ederek söylediğin “Filmde anlattığımız dünyanın içinde bulduk kendimizi” sözün de filmin böyle algılanmasının önünü açtı sanki.

O da var ama filmi izleyenler de hep bunu soruyorlar. Öte yandan da söyleşi için kolay malzeme bunlar. İçinde yaşadığımız dünya ile bağlantı kurmak kolay geliyor.

Tepenin Ardı ve Abluka’yı birlikte düşününce, karakterler politik olmasa da politikanın belirgin olduğu atmosferler söz konusu.Tepenin Ardı’ndaki karakterler parçası oldukları politikanın aynı zamanda üreticisiyken, buradakiler kurbanlar. Bunu tasarladın mı, yoksa karakterlerin hikâyesine göre mi belirleniyor?

Hiçbir zaman senaryo yazım süreci bu kadar bilinçli bir süreç değil. Genellikle önce yazıp, sonra anlamlandırıyoruz. En azından ben öyle çalışıyorum. Söylediğin doğru bir tespit ama böyle olsun diye masanın başına oturmadım. Burada daha ileri bir aşamaya gitmişiz, düşman zaten var, iç savaş yaşanıyor ve bu savaş ortamının karakterler üzerindeki tahrip ediciliğini gözlemliyoruz.

Bu tür filmler bir yandan da maliyetli işler, özellikle distopya evreni kurmak. Bu bir risk değil mi bir “sanat” filmi için. Yazarken, öykünün ihtiyacı ile filmin maliyeti arasındaki çelişkiyi nasıl çözüyorsun?

Çok büyük bir risk. Hemen her aşamada hissettik zaten. Yeterince bütçe bulamazsak projenin sakil kalma riski var. Distopik bir atmosfer yaratacağım derken, komik duruma düşme ihtimali var. O yüzden zaten belli bir bütçe toplamadan filme girmeme kararı vermiştik. Yapımcılarla bazı sahnelerin atılması kavgasını çok verdik. Benim kırmızı çizgilerim vardı. “Şu sahne olmazsa olmaz” gibi. Yapımcı arkadaşlarla çok sıkı pazarlıklar yaptık. Ben 200 figüran istedim onlar 100 dedi. 150’de anlaştık. Tabii onlar da işin maksimumunu yapabilmek için uğraşıyorlardı. Yine de tam anlamıyla o parayı bulamadan girdik yoksa bir kış daha beklemek zorunda kalacaktık ama filmin birinci haftasında Eurimages parası çıktı ve rahatladık. Ama bu bile bir riskti. Yine de film fakir bir distopik film. Mesela bomba patlama sahnesi yapmayı çok isterdim. Veya helikopter uçurmak… Bu yüzden de riskliydi. Parayı bulmuş olsak bile istediğimiz atmosferi çıkartamamaktan korkuyordum. Bunun için çok ön hazırlık yaptık.

İki filmde de bir akademisyen titizliği görülüyor. Dipnotları olan filmler. Filmleri izleyince birçok gönderme, kaynak var. Öte yandan film bir yerde öykü anlatma işi. Akademinin tespit yapma refleksi ile hikâye anlatma becerisi arasındaki denge nasıl kuruluyor?

Bir hikâye sadece alegori ise ve bunun için anlam kazanıyorsa sıkıcı olabilir. Ama bunu tamamen dışarda bırakıp, referanslarını, dipnotlarını görmezden gelerek izlediğin zaman sadece hikâye zevki veriyor mu, vermiyor mu; karakterler yaşıyor mu, yaşamıyor mu? Mesele bu. Bunları yaptıktan sonra film anlattığı şeyin dışında başka şeylere referans veriyorsa bu ancak filmi zenginleştirir diye düşünüyorum. Aynı şeyi bu film için de geçerli. Abluka, Tepenin Ardı gibi net bir alegori içermiyor. Bazı şeyleri ben koydum ama bazen eleştirileri okuduğumda benim bile fark etmediğim bazı alegori tespitleri gördüm. Dolayısıyla bu alegori tartışmasına sıkıştırmamak lazım filmi. Yaratıcısından bağımsız olarak pek çok film alegorik olarak okunuyor zaten.

Hazır karakterlerden söz açılmışken, filmin zayıf tarafının Kadir’in komşuları olan çiftin işlevsel olmayışı olduğunu düşünüyorum. Bir de Ahmet’in delirme sürecinin ikna edicilik sorunu yaşadığını düşünüyorum.

Ali ve Meral karakterlerinin öncelikle Kadir’in dostluk hislerini harekete geçirmesi ama aynı zamanda Meral’in Kadir’in cinsel fantezilerini de harekete geçirip suçluluk duymasına neden olması ve bununla baş edebilmek için Ahmet’i de kıskanmaya başlaması gibi işlevleri var. Ama asıl olarak Kadir’in dünyasında bir altüst oluşu işaret ediyorlar. Kadir bir anda en sevdiği ve cinsel fantezilerini tetikleyen insanların düşman olduğunu fark ediyor. Hatta buna da tam olarak karar veremiyor. Ahmet’te de benzer bir hikâye var. Orada da dost ve düşmanın birbirine girmesi, dünyasını alt üst ediyor. Onun delirmesi bu anlamda daha metaforik bir delirme. Öldürmek zorunda kaldığı düşmana yardım ve yataklık yapmak zorunda olması ondaki paranoya hislerini besliyor. Ahmet’in delirme hikâyesi riskliydi dediğin gibi. Çünkü filmde Kadir daha baskın, daha konuşkan. Ahmet ise sessiz. Onu daha dışarıdan takip ediyoruz. Onun delirme sürecinin doneleri daha az. Bu benim için bir riskti. Bu noktadan sonra seyircinin bunu çok sorgulamayacağına güvenmek zorundaydım. Aksi durumda bu delirmeye çok net bir açıklama bulmak zorundaydım. Ki senaryo aşamasında bunu Fransızlar da söylemişti bana. Bunu denedim ama bu kez çok Amerikan geldi bana. Ben bağımsız sinema izleyicisinin bu konudaki birikimine güvenmeyi tercih ettim.

Bir de kadraj dışında olan bir üçüncü kardeş var. Onun işlevini nasıl kurguladın?

Bu işin siyasi tarafı kadar, insani bir tarafı olduğunu da düşünüyorum ve tam da görünmeyen kardeş karakteri üzerinden bu duruma yaklaşabiliriz. Kadir’in Ahmet’e karşı hisleri karmaşık. Bu her türlü bireysel zaafı içeride barındırıyor. Abilik rolü yapmak isterken, bunu gerçekleştiremiyor olmanın kızgınlığını Ahmet’e yükleyen ve bunu yaparken de bilinçaltı bir yerden yapan bir karakter. Sürekli her adımda Ahmet’i kıskandığını görüyoruz. Ortada bir sebep yokken, Ahmet ile Meral arasında bir ilişki olduğunu düşünmeye başlıyor. En başından itibaren görünmeyen kardeşi Veli’yi kıskandığını düşünüyoruz çünkü o hapisteyken abilik rolünü oynamış. Veli’nin “terörist” olup olmadığını tam olarak bilmediğimiz halde hemen onu kodluyor. Daha da önemlisi Ahmet’e karşı tavrından emin olamıyoruz. Onu korumak isterken mi hata yapıyor, yoksa içten içe ona bilerek mi zarar veriyor. Veli karakteri, Kadir’in çelişkilerle dolu tarafını su yüzüne çıkardığı için benim için önemli. Bir de Veli karakteri senaryoya çok geç girdi ve hikâyeyi griftleştirdi benim için. Öbür türlü çok daha “alegorik” olacaktı.

Mehmet Özgür ile Tepenin Ardı’ndan sonra bir kez daha çalıştın. Yine çok iyi. O hep var mıydı aklında?

Tepenin Ardı’ndan sonra bu senaryoyu ele aldığımda, “Bu karakter Mehmet Özgür” dedim. Hiç de tereddüt etmedim. Hatta onun dizisi nedeniyle sıkıntı yaşadık o zaman “Mehmet Özgür olmazsa, olmaz” dediğimi hatırlıyorum. O da böyle yaklaştı. Provalar zamanında zor sahneleri öyle güzel çıkartıyordu ki. Bu arada siz en zirve sahnelerini izleyemediniz. Attım çünkü. Oyunculuk nedeniyle değil, hikâyeye dair nedenlerle çıkarmak zorunda kaldım.

İki film de bir yandan edebiyatla flört ediyor. Geçmişe doğru bakınca Türkiye sinemasının edebiyatla sıkı bir ilişkisi olduğu görülüyor. İlerde böyle bir işbirliği söz konusu olabilir mi?

İşbirliği olabilir tabii. Bazen çok ihtiyaç duyuyorum. O zaman dışarıdan bir bakışa ihtiyaç duyduğumu hissediyorum. Bu biraz tarzla da ilgili. Mesela Barış Bıçakçı’yı çok severim, senaryoyu defalarca okudu. Çok konuştuk. Ama oturup senaryo yazabilir miyiz birlikte bilmiyorum. Şöyle söyleyeyim, benim yapmak istediğim şeyleri çözmüş, bu yazarla çalışabilirim diyebileceğim bir ürün yok diyeyim. Ben böyle çok karakterli hikâyeler anlatmak istiyorum ama çağdaş edebiyatımız daha çok tek karakterli ilerliyor. Ben sinemanın edebiyattan daha çok beslenmesi gerektiğini düşünüyorum kesinlikle. Çünkü bu zamanında çok tartışıldı. Yeni Dalga’nın iddialarından biriydi “Sinema edebiyattan bağımsızlaştırılmalı.” Sanat sineması 60’lardan sonra bu hat üzerinden gitti. Bence bunun dışına çıkmak gerekiyor. Edebiyattan beslenme işini hep Amerikan sineması yaptı. Kubrick’e bakıyorsun bütün filmleri uyarlama. Hepsi de birbirinden güzel. Ben bunun zamanının geldiğini düşünüyorum. Yalnızca doğrudan edebiyat eserlerinden beslenerek değil, edebiyat okuyarak da. Çok karakterli hikâyeler ortaya koymak gerekiyor. Edebiyat ile sinema arasında verimli bir işbirliğine ihtiyaç var. Bu doğrudan yazarların işin içine girmesiyle olabilir ya da yönetmenlerin daha fazla edebiyat geleneğini kucaklamasıyla olabilir.

Şenay AYDEMİR

kaynak: t24.com.tr

Reklamlar