1890 yılında Avusturya’da dünyaya gelen Fritz Lang, gençlik yıllarında mimari ve resim eğitimi alır. Gönüllü olarak katıldığı I. Dünya Savaşı sonrasında uğraşını yeni sanattan yana kullanarak senaryolar yazmaya başlar. Sinemanın ilk dönemine tanık olan Lang, bu yeni sanattan oldukça etkilenir. Alman devletinin estetik sanatları yükseltmek için kurduğu UFA’ya katılan Lang, yeteneğini kısa zamanda konuşturur ve ortaya dönemin ötesinde başyapıtlar çıkararak Alman dışavurumcu akımın önderlerinden biri olur. Lang, eşiyle birlikte (Thea von Harbou) yazdıkları senaryoların yönetmenliğini üstlenir. “Der Müde Tod” (1921) filminde ölüm ve kader temalı bir anlatım oluşturarak etkileyici bir çalışmaya imza atar. Bu determinist bakış açısıyla sunulan filmde, sevgilisinin ölümünden sonra intihar etmeyi düşünen kadının karşısına Azrail çıkacak ve aralarında ölüm/yaşam üzerine bir oyun oynanacaktır.

Fritz Lang
Fritz Lang

Filmin final sahnesi oldukça mühim. Kadının, yangında kalmış bir çocuğu kurtarmak için kendi canına kıyması ve sevdiği adama öyle ulaşmasının dramını yansıtan film, dışavurumculuğun ilk örneklerindendir. Lang, Nazilerin iktidara yavaş yavaş gelmesinin Alman toplumu üzerindeki travmaya tanıklık ettiği bir başka filminde “Dr. Mabuse, der spieler – Ein Bild der Zeit” (1922) Bir suç örgütünün lideri Mabuse, şehrin korkulu rüyası olmaktadır. Kurbanlarını hipnoz yoluyla etkisiz hale getiren Mabuse’ye dur diyecek bir hukukçu, amansız bir kargaşanın içinde bulur kendini. Lang, 1924 yılında gösterime sunduğu “Die Nibelungen: Siegfried” filminde fantastik bir anlatıyla Siegfried’in, kralın kız kardeşiyle evlenmek istemesi üzerine kötü ruhlu ejderhayı öldürmesi takdirde sevdiğine kavuşacak olması filmin akabinde dışavurumcu dekorun, kostümlerin, makyajların ürkütücü görüntüsü eşliğinde ejderhayı öldüren Siegfried, düşman şövalye Hagen tarafından öldürülür.

metropolis-fritz-lang-wallpaper
Metropolis (1927)

Filmin ikinci bölümünde Siegfried’in intikamını almak Kriemhilde’ye düşer. Kriemhilde karakterini üstün ırk olarak algılayan Naziler filme büyük övgüler yağdırır. Filmin iştihamı ve etkisi daha sonraları Hitler’in en sevdiği yapıtlar arasına girmesiyle bir zaman sonra lanetli bir film olarak hatırlanacaktı. Naziler, sinemanın etkisinden faydalanıp iktidara geldiklerinde propaganda filmleri için Lang’ın peşini bırakmadı. Lang, Nazilerden pek haz etmediği gibi emirlere karşı da gelemiyordu. Lang, yaklaşık iki sene üzerinde çalıştığı ve nihayetinde tamamladığı Metropolis (1927) filmini gösterdiğinde eşsiz bir başarı yakalamıştı. Film, geleceği o kadar iyi tasvir ediyordu ki, böylesine bir hayal gücünün sinemanın ilk döneminde aktarılmış olması Lang’ın ustalığına örnek teşkil eder. Film, bilim-kurgu sinemasının ilk örneklerinden olup, dev bütçeli (binlerce figüranın rol almıştır) bu film 2026 yılının insanlığını gösterir. Metropolis şehrinde sınıf ayrımının net bir şekilde görüldüğü hikayede ezen/ezilen ilişkisinden sömürünün yarattığı psikolojiye kadar işçilerin yeraltı dekorlarıyla süslenmiş göz alıcı mekanlarda köleden farksız çalıştırılma biçimi gösterilir. Metropolis kralının oğlu Freder, işçi sınıfından Maria’ya aşık olduktan sonra sistem karşıtlığıyla bilinen bilim insanı devreye girerek zamanında aşık olduğu kadını krala kaptırdığı için bir intikam çabasında olacak ve Maria’nın benzerini yaparak isyan çıkarma fikrine bürünecektir.

m-1931
M (1931)

Tüm zamanların en önemli filmlerinden biri olarak sayılan Metropolis, dışavurumcu akımın başyapıtlarından olduğunu çekim tekniği, oluşturulan yeraltı kentiyle geleceğin betimlenmesini sağlayan robot tasvirleri, ve müthiş dekoruyla sermaye çelişkisine karşın aşkın gücünün vurgulandığı final sahnesinde ispatlar. Metropolis’in Lang’ın film dilinin ötesinde bir çalışma olduğunu diğer filmlerine baktığımızda görebiliriz. 1931 yılında M (Bir Şehir Katilini Arıyor) Lang’ın ilk sesli filmi özelliği taşıması yanı sıra sokak filmlerine yeni bir soluk getirdiği görülüyor. Berlin’de artan çocuk ölümleri polisi harekete geçirmiştir. Bu ölümlerin son bulması için polisten ziyade suçluların bile dayanışma içine girmesiyle katilin bulunması artık şeref meselesi haline dönüşür. Film hakkında; kostüm, makyaj ve abartı oyunculuğuyla bilinen dışavurumcu akımdan geriye dekorun göz alıcı mizanseni kalmış diyebiliriz. Paranoyak ve tedirgin bir şehir gösteren yönetmen, sonraki nesile kara-filmlerin anahtarını sunar. Toplumsal vicdan kavramının önemini vurgulamaya çalışır. Biçimsel psikolojik gerilimin ilk örnekleri arasında sayılan filmin yan karakterlerin gerçek yaşamda da suçlu insanlar olduğu belirtilmiştir. Aynı zamanda filmin teması için nazilerin yükselişine karşın sokakların tedirgin halinin yansıtılması gözlerden kaçmıyor. Nazi zorlamalarına artık dayanamayan Lang, eşinin de Nazi partisine katılmasıyla eşinden ayrılacak ve Almanya’yı terk edecektir. Bir süre Fransa’da kaldıktan sonra ABD’ye göç eden Lang için Hollywood kapıları usta yönetmen için ardına kadar açılacaktır.

kaynak: sinematopya

Reklamlar