eksisozluk.com yazarlarından  nın hazırladığı bu listeyi orjinal hali ile sizlerle paylaşıyoruz.



 

başlangıçta imdb’ye alternatif en iyi 100 film olmasını planlıyordum ancak hazırlanış aşamasında sayının 100 filmi aşması sonucu listeye 50 film daha ekleme gereği duydum. sayıyı 250’ye tamamlamama sebebim, listeyi tamamen kaliteli ve nitelikli filmlerden oluşturma çabamdan kaynaklanıyor.

neden 1965 yılından günümüze kadarki filmleri seçtiğime de değineyim. 1965 yılından itibaren siyah-beyaz filmlerin sayısı ciddi oranda azalıyor. bununla birlikte bu tarihi seçmemin en önemli sebebi günümüzden geriye son 50 senelik süreci ele alma isteğimdir. dolayısıyla son 50 sene gibi yuvarlak bir rakamı tercih ettim.

filmlerin sıraları tek tek beğeni çıtama göre oluşturulmuştur. her filmin listedeki mevcut sırasını ince eleyip sık dokudum. buna mukabil, ilk 50 filme şahsi yorumlarımı da kattım. ayrıca şunu da belirteyim; her film türünden eşit miktarda listede yer vermeye özen gösterdim. yaklaşık bir aylık bir çalışma neticesinde yazılmıştır. buyurunuz:

 immanuelkantinsaygidegerbiryakiini

1. a woman under the influence, 1974, john cassavetes : film, evli bir kadının iç dünyasında yaşadığı çalkantı ve sürtüşmeleri, kendince aradığı mutlu bir yuva özlemini olağanüstü bir gerçeklikle işliyor. bunun yanısıra en az kadın kadar, kocasının üzerine titremesi ve yaşadığı problemlere bir çözüm bulma çabası da filmdeki bunaltıyı, evlilik içerisindeki sıkıntıları, renksizliği daha gerçekçi bir hale getiriyor. aile içi bir dramı, çıldırırcasına mutlu olmayı arzulayan bir kadını bu kadar gerçeklikle anlatan başka bir film yoktur sanıyorum. performansların olağanüstülüğüne değinmeye gerek dahi görmüyorum.

2. amarcord, 1973, federico fellini: mussolini dönemi italya’sının ufak bir kasabasında yaşanan olağan hayatların kışıyla baharıyla yansıtıldığı, fellini’nin delikanlılık çağlarının italya’sına döndüğü eseridir. fellini delikanlılık çağına dönüyor tabii bunu kariyerinin, yönetmenliğinin olgunluğuna, adeta zirvesine ulaştığı yerde yapıyor. filmin lezzetinde büyük ölçüde bunun da payı olsa gerek.

3. idi i smotri, 1985, elem klimov: öyle vurucu bir film ki, belki bu yüzdendir yönetmen hayatının sonuna kadar başka bir film çekmiyor. yarattığı dehşet öyle büyük ki, neden oscar’a aday dahi yapılmamıştır diye soracak olsak “filmde yahudilerin veya cesur amerikan askerlerinin olmayışı” diyerek açıklanabilir sanıyorum. bataklık sahnesi, köyün ateşe verilmesi, inek ölüsü, değişen taraflar vs. savaş filmi değil de canlı kanlı savaşın kendisi sanki. izlendiğinde bünyelerde bir süreliğine hasar yaratıyor.

4. all the president’s men, 1976, alan j. pakula: nixon’ı istifaya götüren watergate skandalı’nı ortaya çıkaran iki muhabirin yaptıkları takip ve bu siyasi oyunu nasıl deşifre ettiklerini anlatan politik gerilim türündeki film. nefesleri kesen aksiyon dolu sahneler yok fakat şahane bir gerilim olduğu aşikar. bittikten sonra gazetecelik budur dedirtiyor.

5. the thin red line, 1998, terrence malick: savaşın anlamsızlığını vurgulayan etkileyici diyalogların hemen arkasından sanki her biri kafamızın içinde patlarmışçasına arka arkaya atılan bombalar ve yaşanan çatşımalar filmin yakaladığı etkiyi inanılmaz boyutlara ulaştırıyor. aynı yıl çekilmiş er ryan devasa bir kahramanlık destanı olduğundan akademi tarafından büyük övgülere mazhar olmuşken, bu film ise nedir ki, savaşın anlamsızlığı mesajı falan filan.. peh… şaka bir yana gerçekten bu büyük filmin hakkı yenmiştir.

6. balkanski spijun, 1984, dusan kovacevic: yüksek dozda paranoyaklık içeren ve bunu komünizm taşlamasıyla harmanlayan şahane bir komedi filmi. performanslar olağanüstü, karakterlerin her biri birbirinden ilginç ve tuhaf. konusundan kısaca bahsedecek olursak, evini kiraya verdiği masum komşusunun batılı bir ajan olduğundan şüphelenen orta yaşın biraz üzerinde bir adam, bu gizemli komşusunun her hareketini takip etmeye başlıyor. tabii biraz içe kapanık karısının olaylara kayıtsız kalışı, hatta dehşetli gözlerle seyredişi, bir de üstüne adamın ağabeyi ve çocuklarının da adama yardıma gelişi vs. derken zaten kısacık olan film müthiş bir finalle sona eriyor.

7. glengarry glen ross, 1992, james foley: butik bir pazarlama şirketinin entrikalarını konu alan şahane kadroya sahip, diyalog ve performans ağırlıklı bir film. karmaşık ilişkiler ağı içerisinde kimin eli kimin cebinde takip etmekte zolanıyoruz. filmin tek oscar adaylığı al pacino’ya ait olsa da film bittikten sonra ” al pacino mu yoksa alec baldwin, kevin spacey, ed harris yada jack lemmon’ın performansı mı daha iyiydi?” diye kendi kendinize düşünmeden edemiyorsunuz. ben jack lemmon derim tabii ki.

8. punishment park, 1971, peter watkins: hayranlık uyandırıcı, cesur bir film. devlet tarafından muhalif görülen gençler, özgürlüklerini kazanmak için zoraki olarak insanlık dışı bir yarışa sokulurlar. filmin vuruculuğunun yanısıra; mahkemede hakim ve gençler arasında öyle ideolojik tartışmalar duyarız ki, bırakın şikayet etmeyi, her biri, bir ötekinden daha etkileyici olduğundan filme olan hürmetimiz bir nebze daha artar.

9. todo sobre mi madre, 1999, pedro almodovar: normal ve sıradan bir anne-oğulun yaşantısıyla açılan filmin daha ilk dakikalarında genç çocuğun kaza yapıp ölmesiyle, sıradan sandığımız tablonun annenin yaşadığı ne kadar karmaşık bir sürecin meyvesi olduğuna şahit oluyoruz. kadının geçmişi bizi bir anda madrid’in nezih semtlerinden alıp, barcelona’nın travestiler, kadın satıcıları ve daha nice kıyısından köşesinden geçmeye imtina edeceğimiz arka sokaklarına götürüyor.

10. the killing of a chinese bookie, 1976, john cassavetes: tek kelimeyle “fiyakalı” bir film. listedeki diğer filmlere nazaran öyle derinliği olan bir öyküsü filan yok, diğer cassavetes filmlerine kıyasla da aynı şekilde. konusu da çok öyle sıradışı değil. başı, borç ve alacaklıdan kurtulamayan kumarbaz bir striptiz kulübü sahibinin durumdan kurtulmaya çalışırken aksine debelenişini, dibe batışını anlatıyor. üstüne üstlük, filme adını veren çinli bahisçinin ölümüyse filmin en fazla on dakikasılık kısmında işleniyor. peki bu filmi listenin ilk onununa sokacak kadar iyi yapan şey nedir? kesinlikle izlerken aldığınız tarifi imkansız seyir zevki. iddiam odur ki, scorsese’in goodfellas’ından daha estetiktir, daha karizmatiktir, bu yönleriyle onu katbekat aşmıştığı söylenebilir. filmin baş karakterinin adının “cosmo vitelli” olduğunu da not düşeyim.

11. repulsion, 1965, roman polanski: roman polanski’nin apartman üçlemesinin ilk ilk ve en iyi filmi. cinsel duyguları bastırılmış bir insanın, nasıl bir ruh halinde olacağını kah çeşitli simgelerle, kah başroldeki kızın çevresindekilerle kurduğu ilişkiler yoluyla gösteren catherine deneuve’un harika bir oyunculuk performansı sergilediği başyapıt.

12. dersu uzala, 1975, akira kurosawa: ağaçla, kaplanla, ateşle konuşan, doğaya hakim bir insan: dersu… bir araştırma ekibine liderlik eden kaşif vladimir (kapitan!)… aralarında filizlenen dostluk. bilhassa filmin ikinci yarısının ortlarında dersu’nun, kaşifin eviyle kurduğu ilişkinin anlatımı hayranlık uyandırıcıdır. dersu, doğaya ve dolayısıyla yaşama adanmış bir ömür.

13. mulholland dr, 2001, david lynch: lynch sinemasının zirve eseri diyebiliriz ancak yine hemen hemen her lynch filminde karşılaştığımız üzere, ilk izleyişte filmin parçalarını tam olarak doğru yere oturtamıyoruz. ikinci kere, belki üçüncü kere izlemek gerekiyor hatta bir rehber okumak gerekiyor. ancak bana kalırsa david lynch yıllar geçtikçe kademe kademe gerçeklikten uzaklaştı ve bu film gerçeklikten hem uzak ve hem de sağlıklı yorumlanabilecek son filmi diyebilirim. şöyle ki, önce blue velvet, arkasından twin peaks, hemen arkasından daha karmaşık kayıp otoban ve iki tık daha ötesi “mulhollan çıkmazı.” basamağın son ayağı inland empire ise bana göre anlaşılması çok güç isteyen, çok daha karışık bir film.

14. belle de jour, 1967, luis bunuel: yine luis bunuel ve yine şahane bir burjuva eleştirisi. şaşaalı hayat yaşayan güzel bir kadının; bastırılmış ve gizlenmiş duygularının da kışkırtmasıyla kocasına karşı hiçbir zaman üstlenemediği eşlik görevini ve dolayısıyla filmin çekildiği dönmdeki tüm ahlaksal tabuları yıkarak bir randevu evine gidip gelen fahişelere dönüşmesini anlatan harikulade bir klasik.

15. blue velvet, 1986, david lynch: konusu ağır işliyor ancak sürükleyicilik ve gizemini (atmosferini) filmin sonuna kadar koruyor. bu yönüyle tam anlamıyla bir neo-noir filmi de diyebiliriz. bir de bonus olarak lynch’in çok fazla kafa yormadan izlenebilecek en iyi ve gizemli filmi. ayrıca filmin müzikleri de en az filmin kendisi kadar kendi kadar şahane.

16. solyaris, 1972, andrey tarkovski: tarkovsky’nin bir bilim-kurgu eserini sanatıyla harmanlayıp konuşturduğu filmdir diyebiliriz. alışkın olduğumuz bilimkurgu filmlerinden çok öte bir film, çok daha derin. bilimselden ziyade sanatsal bir bilim-kurgu filmi diyebiliriz çünkü kitabın yazarı stanislaw lem dahi tarkovski’nin solyaris’i için ”o solyaris’i değil, suç ve ceza’yı çekti” diyor. bu sözün üzerine bu başyapıtla alakalı daha ne söylenebilir ki?

17. bring me the head of alfredo garcia, 1974, sam peckinpah: adından da anlaşılacağı üzere, çok ama çok sert bir film. vahşi batı, modern şehir, şiddet ve suçu bünyesinde barındırmasıyla bu başyapıt, kendisinden sonraki coen kardeşler ve daha birçok yönetmenin filmlerine ilham kaynağı olmuştur diyebiliriz.

18. volver, 2006, pedro almodovar: fazlasıyla kadınsı bir film. ismini estrella morente’nin volver şarkısından almış. zaten bu şarkıyı penelope cruz’un ağzından filmde dinliyoruz. filmde neler yok ki? batıl inançlarda, kadınların dünyasına, hayatın zorluğundan, olağan kasaba yaşamının ince detaylarına kadar pek çok konu tek bir şekilde inceleniyor. dahası film, çocuk istismarcısı tecavüzcülerin veya katillerin (penelope cruz’un canlandırdığı karakter gibi) aslında günlük hayatımızın birer parçası olduğu, içimizde dolaşışını seslendiriyor, fazlasıyla almodovarvari.

19. boogie nights, 1997, paul thomas anderson: porno alemi, pornocu kimliği, hızlı hayat, hayat tarzının getirdiği buhranlar, 70’lerden 80’lere geçiş, harikulade atmosfer, yerine göre cuk oturan müzik seçimleri, sağlam oyuncu kadrosu ve klas bir yönetmen. hem acımasız, hem de renkli bir film.

20. dogville, 2003, lars von trier: öyle çok cafcaflı bir film değil, nedir yani bir tiyatro sahnesi var gibi eleştirilere katılmıyorum. alt metni, filmden çıkarılacak anlam oldukça fazla. adaletin sağlanışı, tanrı-isa, melek-şeytan vs. çok geniş bir yorumlar zinciri yapılabilir film için, ancak genel itibarıyla “insanlık” diyebiliriz.

21. as good as it gets, 1997, james l. brooks: kendini çevresindeki insanlardan soyutlamış, patavatsız ve işkolik bir adamın ikinci baharını yakalaması olarak tanımlayabiliriz filmi. senaryo basit gelebilir ancak jack nicholson ağabeyimizden film boyunca işittiğimiz beylik laflar, harikulade performanslar ve üstüne üstlük buram buram hissedilen duygusal taşkınlıkla adeta büyüleyici bir film.

22. once were warriors, 1994, lee tamahori: aile şiddet ve alkolizm sebebiyle mahvolmanın eşiğindeki bir aileyi büyüleyici bir yalınlıkla adeta gözümüzün içine sokuyor. filme adını veren “bir zamanlar savaşçıydık” ifadesi filmde sıklıkla karşılaştığımız yeni zellanda’daki maori kültürüne yapılmak istenen vurgudur. filmdeki şiddetle de oldukça uyum sağlamış.

23. midnight cowboy, 1969, john schlesinger: sıkı bir düzen taşlaması. sürekli kovboy kıyafetleri ile dolaşan yakışıklı, neşeli, kendine güvenen joe bir gün new york’a gidip kolay yoldan para kazanmaya karar verir. film ara ara tebessüm ettiriyor, bazense, filmin bir yerinde olduğu gibi kaldırımda yatan evsizin ölüsüne kimsenin dönüp bakmaya tenessül etmemesi gibi fazlasıyla düşündüren sahneler de mevcut. filmdeki iki karakterin de birbirlerine destek çıkışı, yer yer filmde artan duygusal derinliği ve şahane müzikleri dönemin underground yapımı olan bu filmi bir altın haline getiriyor.

24. quiz show, 1994, robert redford: toplum tarafından ağzı açık izlenen tv yarışmalarının ve televizyon showlarının arka planını tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren; insanları uyutmanın ve kandırmanın nasıl nakite ve prestije dönüşebileceğini, toplumların tv tarafından nasıl mışıl mışıl uyutulduğunu gözler önüne seren, televizyon patronlarını da doyasıya taşlayan düşündüren ve sorgulatan bir film.

25. getaway, 1972, sam peckinpah: entrika, kovalamaca, birbirinden acayip yan karakterler, sam packinpah’a özgü şiddet… yahu filmde bir çöp kamyonun içinde kaçış var, filmi yüceltmek için sırf bu sahnenin dahi yeterli olabileceğini düşünüyorum. sam peckinpah’a özgü göndermeler oldukça boldur filmde. mesela filmin bir sahnesinde soyguncuların oldukça kirli bir konuşmasına şahit oluruz. konuştukları mekandan çıkıp arabalarına yöneldiklerinde mekanın dış duvarında kocaman bir coco-cola billboardunun asılı olduğu göze çarpıyor. çok kötü bir dünyanın içinde yaşadığımız söylenmişti değil mi bize?

26. roma, 1972, federico fellini: fellini yine roma’yı anlatıyor. şehrin loş sokaklarına, bilinçaltına iniyor. filmdeki sinema salonunda geçen uzun sahne kesinlikle cinema paradiso’nun ilham kaynağı olmuştur diye düşünüyorum. fellini’nin fantezi dünyasını yansıtan bir takım bölümler de bulunmakta.

27. kramer vs. kramer, 1979, robert benton: ayrılığın bilhassa çocukların üzerinde bıraktığı etkiyi, çok ciddi bir konuyu gayet dokunaklı şekilde işliyor. velayet, veda, tıkanma noktasına gelen evlilik, kısacası boşanma sürecine ait hemen hemen tüm konulara değinilmiş filmde. filmi bu denli güzel kılan bir diğer unsur ise abartının olmayışı. herşey olduğu gibi, olağan şekliyle anlatılmış. bu yönüyle bir hayli gerçekçi diyebiliriz. performansların olağanüstülüğüne değinmiyorum bile.

28. paris, texas, 1984, wim wenders: aramak, kazanmak, kaybetmek, üzülmek, denemek, bırakmak, kaçmak, boşvermişlik, eğlenmek gibi en temel duyguları wim wenders öyle bir ustalıkla bizlere yansıtıyor ki, film bu yönüyle sinema tarihinin en iyilerinden birisi olmayı fazlasıyla hakediyor. başroldeki travis karakterinin ruh hali ve performansı filmin atmosferini tamamlar nitelikte. wim wenders’ın diğer iki yol filminden ayrılan en önemli yanı, filmdeki hikayenin aslında her insanın başına gelebilecek bir kayboluşu barındırıyor olması bana göre. diyalogların filmi daha da güzelleştirdiğine değinmeyeceğim bile.

29. blood simple, 1984, joel coen, ethan coen: coen kardeşlerin “biz geliyoruz.” diye haykırdıkları filmdir. kaba ancak kesinlikle zevkli bir film. coenlerin ustalıklarını konuşturdukları ilk film olsa da kesinlikle filmin bilinçaltında bir “sam peckinpah” vardır diye düşünüyorum. para dedektifleri, şuh bir kadın, gayet güzel bir atmosfer ve arka plan… tüm bunlara bakınca neo-noir kategorisine koyabiliriz filmi ancak salt neo-noir filmi olarak nitelendirmenin çok yanlış olacağını düşünüyorum. çünkü film hem donuk, hem sakin, hem de bir o kadar absürd.

30. the wild bunch, 1969, sam peckinpah: aksiyon filmlerine bir dönem damga vurmuş, kilometre taşı olmuş, çatışma sahnelerinin yavaş çekim tekniğiyle çekildiği ilk film. ruh hali pek de sağlıklı olmayan karakterlere sahip, kadınlar dövülüyor, hayvanseverlerin üzerine ateş açılıyor ancak filmi aksiyon ve western filmi olarak düşünürsek kesinlikle kült bir film.

31. santa sangre, 1989, alejandro jodorowsky: dövmeli kadın, şişman üvey baba, kolsuz anne, ona kol olan bir evlat ögeleriyle bezeli çarpıcı, eşi benzeri olmayan sürreal bir intikam filmi. anne gerçekte ölü mü? yaşananlar düş mü yoksa gerçek mi? spoiler vermek istemiyorum ancak kesinlikle çok farklı bir deneyim bu filmi izlemek.

32. barton fink, 1991, joel coen, ethan coen: izlendikten sonra damakta hoş bir tat bırakan filmlerden. sahilde uzanan genç bir kıza ait kartpostalı cenet olarak tasvir edersek, cehennem yaşanan süreçte tam olarak nerede duruyor, nasıl tasvir edilmiş? çok fazla yorum çıkarmaya müsait, satır araları oldukça dolu tutulmuş bir film. anlaşılmaz bir film olduğunu düşünmüyorum ancak coen kardeşlerin çizgisinden uzaklarda durduğu da aşikar.

33. they shoot horses, don’t they?, 1969, sydney pollack: kurtlar sofrasına dönüşen sistemimizde kolay para kazanmanın cazibesi, insaları günlerce, haftalarca delirmek pahasına dans ettirir hale getiriyor. filmin uyarlandığı kitabı okumadım, bir yorumda bulunamayacağım ancak film için antik roma’daki gladyatör müsabakası seyrediyormuş hissi yaşattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. siz ne kadar az düşünürseniz, kafanız ne kadar az çalışırsa bizim cebimiz o kadar dolar özdeyişini de anımsatmıyor değil.

34. straw dogs, 1971, sam peckinpah: fazlasıyla erkek egemen bir film. şiddetin dozu, diğer sam peckinpah filmlerine kıyasla bir nebze daha fazla diyebiliriz. film için kadın düşmanlığı yapıldığı yorumlarına katılmıyorum. yönetmenin her filminde bolca bulunan nefret edilesi karakterler mevcut ancak el insaf, dustin hoffman’ın başrolde canlandırdığı sam karakteri herhangi bir peckinpah filminde görülebilecek en melek insandır yahu. ancak şu söylenebilir, kadını aşağılayan ve dolayısıyla kadın düşmanlığını hortlatan yan karakterler mevcuttur ancak filmden kasaba muhafazarlığı, doğurduğu linç kültürü mesajını çıkarmak sanıyorum en uygun olanıdır.

35. thelma and louise, 1991, ridley scott: kadınlar arası dayanışmanın ön planda tutulduğu (bir yol filmi olmasına nazaran) kadınsı ve eğlenceli bir film. gayet tekdüze ve monoton hayatları olan biri evli, diğeri evlilik harici beraberliği olan iki kadının bu sıradanlıktan biraz da olsa uzaklaşabilmek için çıktıkları yolculuğun, planladıklarından çok daha tehlikeli bir hal alması anlatılıyor. performanslar üst düzeyde, karakterlerin birbirleriyle uyumu şahane. film anlattığı hikaye kadar en az bizi de sorunlarımızdan bir süreliğine de olsa uzaklaştırıyor.

36. lost highway, 1997, david lynch: yine bir bilinmezlikle karşı karşıyayız. hayal mi yoksa gerçek mi olduğunu filmdeki diyaloglardan, sarfedilen herhangi bir cümleden çıkarmaya uğraştığımız kırılma noktalarının bulunduğu yine anlaşılması zor bir lynch filmi. kesin bir yargıda bulunmak gerçekten çok zor. kendi içerisinde döngüleri var filmin ve bu döngülerin ipuçları var, kimi yerde lynch bize açık kapı bırakıyor her zamanki gibi. üzerine tez yazılacak bir film doğrusu.

37. the king of comedy, 1983, martin scorsese: günümüz şov dünyasına ve beraberinde getirdiği popülerliğe hayranlık beslemenin çaresizliğini yansıtmanın yanısıra robert de niro’nun filmdeki oyunculuğuna da şapka çıkartmak gerekiyor. muazzam bir oyunculuk. film ise bilhassa yaptığı yerinde tespitlerin yanında barındırdığı mizahla da (bilhasa robert pumpkin’in muziplikleri) güldüren bir film. scorsese ve de niro ortaklığının diğer filmlerine nazaran daha gölgesinde kalsa da filmin çok iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

38. nostalghia, 1983, andrey tarkovski: filmin sonunda deli(!)’nin, meydanda feryat figan bağırış ve kendini yakış sahnesi gerçekten muazzamdır. gerçeğin izini süren adam, kadın, hasret… bunların hepsi bir kenara, yalnızca filmin sonundaki haykırıştır izleyeni koltuğa çivileten. “…delinin biri size kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası!”

39. being there, 1979, hal ashby: kinayeli bir film. kinayeler o denli natural ve başarılı bir şekilde harmanlanmış ki günümüz dizilerindeki absürtlüğünden oldukça farklı olduğu göze çarpıyor. konusuna kısaca değinecek olur isek karşısındaki ne derse desin yüzünde artık kalıplaşmış gülümseyişiyle olumlu yanıt veren aslında hayat hakkında çok az şey bilen bir bahçıvanın dış dünyanın acımasızlığına yaptığı yolculuk diyebiliriz.

40. being john malkovich, 1999, spike jonze: alışılmışın dışında bir konusu olmasının yanı sıra, bir bilim-kurgu filminde karşılaşması imkansız bir samimiyet ve olağanlık var bu filmde. malkovich’in kendi bedenine girdikten sonra yaşadığı travma bilhassa iyi kotarılmış. bağımsız sinemadan hoşlananlar için bulunmaz nimet.

41. 4 zuli, 3 saptamani şi 2 zile, 2007, cristian mungiu: baskıcı bir devletin koyduğu kürtaj yasağıyla mücadele eden hamile bir kadının yaşadıklarını bütün çıplaklığıyla görüyoruz. donuk bir film fakat yaşattığı kasvetle, kaskatı kestirten sahneleriyle adeta kırık bir fay hattına dönüyorsunuz. filmdeki uzun diyalogları beğenmeyen veya filmin süresini uzatmak için konulmuş yapay diyaloglar diye eleştirenler filmin gişe filmi olmadığı söylenerek savuşturulmalı.

42. brazil, 1985, terry gilliam: günümüz bürokratik meselelerinin tüm eksik ve aksayan taraflarına yaptığı eleştirilerle takdire şayan. filmin fantastik dünyası öyle güçlü tasvir edilmiş ki sahnelerin pek çoğu hafızalara kazınacak cinsten. finaliyle de insanı muallakta bırkamıyor değil, film sonlara doğru iyice kafa karıştırıcı bir hal almaya başlıyor. ara ara robert de niro’yu da görmek filmin bir diğer artısı,ayrı bir zevk katmış filme.

43. rushmore, 1998, wes anderson: film, liseli genç bir delikanlının, okulundaki kadın öğretmene duyduğu platonik aşktan ziyade, filmdeki orta yaşlı erkek öğretmenle kuruduğu samimi dostluk ile daha fazla beğenimi kazanmıştı. yer yer güldürmesinin yanı sıra oyunculuklar şahane, karakterlerin birbirleriyle uyumu mükemmel. finaliyle az da olsa şaşırtmıyor değil. fazlasıyla anderson tarzı bir film olduğunu da not düşeyim.

44. pat garret and billy the kid, 1973, sam peckinpah: daha ilk dakikalarından itibaren yönetmen, vahşi batıyı bir tabuta koyup bilinmezliğe doğru postalıyor. bunu simgesel bir anlatımla filan da yapmıyor üstad, baya baya bir cenaze merasimi düzenleyip eski tip kovboy karakter ve hikayelerini adeta tarihin tozlu raflarına kaldırdığını ilan ediyor ve üstüne üstlük bunu sırıtarak, gayet memnun, gayet keyifli bir şekilde yapıyor. hiç şüphesiz ki bu denli bir meydan okumayı sam peckinpah’tan başkası da yapamazdı, yapmamalıydı. filmin konusuna gelicek olursak sıkı bir takip filmi diyebiliriz ancak kesinlikle bir takip filminden çok daha fazlası vardır bu filmde. sam peckinpah’ın aynı semtte oturmaya dahi imtina edeceğimiz kirli ve pis adamlarla dolu karakter ve şiddet yüklü olay örgüsüne merhaba derken, eski tip kahramanvari western anlatımlarının ise bir cenaze korteji eşliğinde kaybolup gidişine el sallıyoruz.

45. festen, 1998, thomas vinterberg: sosyetik bir ailenin şölen maksadıyla bir araya geldiği sofrada, bir gerçeğin açığa çıkmasıyla filmin başındaki mutlu aile tablosu bir anda dağılıyor ve biz de gerçekte parçalanmaya yüz tutmuş bir ailenin dramını seyreder hale geliyoruz. filmin çekim teknikleri, -bilhassa kamera kullanımı- dogma 95 akımının prensiplerine göre çekilmiş olduğunu not düşmekte yarar var.

46. thunderball, 1965, terence young: listede kendine yer bulan tek bond filmi. bunun sebebi en başarılı bulduğum, en beğendiğim bond filmi olmasından kaynaklanıyor. bilhassa döneminin çok üzerinde olan aksiyon sahneleri, birbirinden güzel ve tehlikeli bond kızlarının filme kattığı fantezi, filmin diğer bond filmlerine oranla daha estetik olması filmi hem en iyi hem de en favori bond filmi haline getiriyor.

47. krotki film o milosci, 1988, krzysztof kieslowski: aşkı fazla söze gerek duymadan oldukça yalın bir şekilde anlatabilen bir film. evet, bu genç hayran kalıyor belki de seviyor, sevmekten de öte sevdiği kadının duygudan yoksun yaşamına bir anlam katıyor. aşk, çok nadide bir değişkenlik üzerine kurulu. film de zaten aşk budur dememiş, bizi biraz da olsa acabalarla bırakıp sorgulamamızı istemiş.

48. the last seduction, 1994, john dahl: bolca ters köşeye yatıran, gelmiş geçmiş en soğuk ve belki de en seksi femme fatalelerden (kelimenin tam manasıyla bir kara melekten söz ediyoruz.) birini barındıran alabildiğne karanlık bir neo noir filmi. karmaşık kurgulanmış olsa da bu, filmin mükemmeliğinin önüne geçemiyor.

49. in cold blood, 1967, richard brooks: film, yaşanmış bir aile katliamını soğukkanlılık ve titizlikle aktarıyor. katliamı gerçekleştiren iki şahsın suçluluk potansiyali taşımayan, yalnıca ufak bir soygun planlamış iki delikanlı olarak lanse edilmeye çalışılması (biraz zorlama da olsa)filmin vurgulamak istediği idam karşıtlığı mesajının içini doldurmak istemesi olarak yorumlanabilir. doğrusu her yönüyle sarsıcı, her saniyesi merak uyandıran, mücevher gibi bir film.

50. opening night, 1977, john cassavetes: bir hayranını kendisinin sebep olduğunu düşündüğü bir trafik kazasında yitiren orta yaşlı tiyatro oyuncusu bir kadının, bu durumu üzerinden atamaması neticesinde yaşadığı tramvalar, biraz da yaşlanmasının getirdiği özgüven eksikliğiyle canlandıracağı karakterle bir bağ kuramayacak hale gelmesi, john cassavetes filmografisinden alışkın olduğumuz üzere kadını gitgide dengesiz bir hale getiriyor. biraz da kadın cazibesini yitirmekten korkuyor. tabii kadın varoluşsal problemlerle boğuşurken oyunun prömiyeri de anbean yaklaşmakta. su gibi akıp geçen bir film.
ufak bir not: filmin başındaki kaza sahnesi pedro almodovar da dahil pekçok yönetmenin filmlerinde kullandığı kaza sahnesine ilham kaynağı olmuştur diyebiliriz.

ilk 50 film içerisinde en çok filmi bulunan yönetmenler:

sam peckinpah: 5 film
john cassavetes: 3 film.
david lynch: 3 film.
andrei tarkovsky: 2 film
federico fellini: 2 film
pedro almodovar: 2 film

51. il conformista, 1970, bernardo bertolucci
52. magnolia, 1999, paul thomas anderson
53. eastern promises, 2007, david cronenberg
54. hable con ella, 2002, pedro almodovar
55. spalovac mrtvol, 1969, juraj herz
56. the evil dead 2, 1987, sam raimi
57. 21 grams, 2003, alejandro gonzález ıñárritu
58. love streams, 1984, john cassavetes
59. alice in den stadten, 1974, wim wenders
60. fitzcarraldo, 1982, werner herzog
61. la mala educacion, 2004, pedro almodovar
62. nikita, 1990, luc besson
63. american hustle, 2013, david o. russell
64. professione*, 1975, michelangelo antonioni
65. le scaphandre et la papillon, 2007, julian schnabel
66. abre los ojos, 1997, alejandro amenabar
67. blow up, 1966, michelangelo antonioni
68. texas chainsaw massacre, 1974, tobe hooper
69. hannah and her sisters, 1986, woody allen
70. dom za vesanje, 1988, emir kusturica
71. die ehe der maria braun, 1979, rainer werner fassbinder
72. garden state, 2004, zach braff
73. der himmel über berlin, 1987, wim wenders
74. into the wild, 2007, sean penn
75. la double vie de veronique, 1991, krzysztof kieslowski

76. filantropica, 2002, nae caranfil
77. gravity, 2013, alfonso cuaron
78. spoorloos, 1988, george sluizer
79. lost in translation, 2003, sofia coppola
80. ed wood, 1994, tim burton
81. giulietta degli spiriti, 1965, federico fellini
82. the dirty dozen, 1967, robert aldrich
83. der amerikanische freund, 1977, wim wenders
84. the last emperor, 1987, bernardo bertolucci
85. brokeback mountain, 2005, ang lee
86. the straight story, 1999, david lynch: kalpleri yumuşatan, sıcacık bir david lynch filmi.
87. der siebente kontinent, 1989, michael haneke: sanıyorum gelmiş geçmiş en rahatsız edici film. bilhassa ikinci yarısı.
88. vargtimmen, 1968, ıngmar bergman
89. after hours, 1985, martin scorsese
90. darbareye elly, 2009, asghar farhadi
91. party, 1968, blake edwards
92. down by law, 1986, jim jarmusch
93. the wrestler, 2008, darren aronofsky
94. underground, 1995, emir kusturica
95. akira, 1988, katsuhiro otomo
96. falling down, 1993, joel schumacher
97. mujeres al borde de un ataque de “nervios”, 1988, pedro almodovar
98. mccabe and mrs. niller, 1971, robert altman
99. persepolis, 2007, marjane satrapi
100. living in oblivion, 1995, tom dicillo: bir filmin çekim aşamasında yaşanması tüm muhtemel sorunlar bu filmde mevcut diyebiliriz.

101. ah fei zing zyun, 1990, kar wai wong
102. mean streets, 1973, martin scorsese
103. dallas buyers club, 2013, jean-marc vallee
104. radio days, 1987, woody allen
105. das weisse band, 2009, michael haneke
106. crimes and misdemeanors, 1989, woody allen
107. im lauf der zeit, 1976, wim wenders
108. nebraska, 2013, alexander payne
109. patton, 1970, franklin j. schaffner
110. midnight run, 1988, martin brest
111. good night and good luck, 2005, george clooney
112. stranger than paradise, 1984, jim jarmusch
113. przypadek, 1981, krzystof kieslowski: 3 şekilde gelişen (genç adam, trene yetişirse, yetişemezse, yetişemeyip görevlilerle kavga ederse başına gelecekler.) lola rennt gibi filmlerin türünün ilk örneği diyebiliriz.
114. a bronx tale, 1993, robert de niro
113. children of men, 2006, alfonso cuaron
114. the untouchables, 1987, brian de palma
115. eyes wide shot, 1999, stanley kubrick
116. gloria, 1980, john cassavetes
117. wait until dark, 1967, terence young
118. don’t look now, 1973, nicolas roeg
119. nueve reinas, 2000, fabián bielinsky
120. la promesse, 1996, jean-pierre dardenne, luc dardenne: sanıyorum bugünlerde en çok izlenmesi gereken filmlerden.
121. miller’s crossing, 1989, joel coen, ethan coen

122. insomnia, 1997, erik skjoldbjaerg: aynı isimli bir benzerini christopher nolan yıllar sonra çekmişti.
123. amour, 2012, michael haneke
124. mystic river, 2003, clint eastwood
125. walkabout, 1971, nicolas roeg
126. changeling, 2008, clint eastwood
127. johnny got his gun, 1971, dalton trumbo
128. funny games, 1997, michael haneke
129. the poseidon adventure, 1972, ronald neame
130. true romance, 1993, tony scott
131. prisoners, 2013, denis villeneuve
132. fatal attraction, 1987, adrian lyne
133. ang-ma-reul bo-at-da, 2010, jee-woon kim
134. zwartboek, 2006, paul verhoeven
135. match point, 2005, woody allen
136. the three burials of melaquades estralda, 2005, tommy lee jones
137. clerks, 1994, kevin smith
138. a simple plan, 1998, sam raimi
139. kiss of the spider woman, 1985, hector babenco
140. out of sight, 1998, steven soderbergh
141. 28 days later, 2002, danny boyle
142. the crying game, 1992, neil jordan
143. ondskan, 2003, mikael hafström
144. the ballad of cable hogue, 1970, sam peckinpah
145. titanic, 1997, james cameron
146. angel heart, 1987, alan parker
147. dzien swira, 2002, marek koterski
148. edward scissorhands, 1990, tim burton
149. nattevagten, 1994, ole bornedal
150. carne tremula, 1997, pedro almodovar

listede en çok filmi bulunan yönetmenler:

6 film: pedro almodovar, sam peckinpah.
5 film: john cassavetes, wim wenders.
4 film: michael haneke, woody allen, david lynch.
3 film: federico fellini, joel ve ethan coen kardeşler, martin scorsese, krzystof kieslowski.


son elli yıla ait, 25 adet türk sinemasından seçkiler:

25. büyük adam küçük aşk, 2001, handan ipekçi
24. baba, 1971, yılmaz güney
23. bir avuç cennet, 1987, muammer özer
22. çöpçüler kralı, 1977, zeki ökten
21. duvar, 1983, yılmaz güney
20. tabutta rövaşata, 1996, derviş zaim
19. babam ve oğlum, 2005, çağan ırmak
18. kapıcılar kralı, 1976, zeki ökten
17. insan nedir ki?, 2004, reha erdem
16. uçurtmayı vurmasınlar, 1989, tunç başaran
15. canım kardeşim, 1973, ertem eğilmez
14. selvi boylum, al yazmalım, 1978, atıf yılmaz
13. muhsin bey, 1987, yavuz turgul
12. umut, 1970, yılmaz güney
11. gemide, 1998, serdar akar
10. gülen gözler, 1977, ertem eğilmez
9. yol, 1982, şerif gören,
8. bir zamanlar anadolu’da, 2011, nuri bilge ceylan
7. tosun paşa, 1976, kartal tibet
6. kibar feyzo, 1978, atıf yılmaz
5. züğürt ağa, 1985, nesli çölgeçen
4. eşkıya, 1996, yavuz turgul
3. masumiyet, 1997, zeki demirkubuz
2. hababam sınıfı (ertem eğilmez’in yönettiği serinin ilk dört filmi) 1975, 1976, 1977, 1978
1. sürü, 1979, zeki ökten

edit: girişteki “siyah beyaz filmler” ifadesi ile günümüzde birer klasik haline gelmiş la dolce vita (1960) ve le trou(1960) gibi renklendirilerek restore edilmesi halinde büyüsü bozulacak klasikler kastedilmiştir.

edit 2: türk sinemasını kapsayan ayrı bir seçki eklendi.

iyi seyirler.

not: listede cümlelerin büyük harfle başlamaması sözlük jargonundan dolayıdır.

not2: yazıyı hazırlayan   bunu okuyorsa bana ulaşırsa çok sevinirim, kendisi ile tanışmak isterim.

Ege İzmirligil(ray-shi@msn.com)


kaynak: eksisozluk.com

 

Reklamlar