Alain Resnais’nin 1955 yapımı belgeseli Gece ve Sis, İkinci Dünya Savaşı’nın toplu kamplarında tam olarak neyin yaşandığını soğukkanlılıkla ve korkunç arşiv görüntüleriyle ortaya döküyor. Soykırıma dair yapılmış en ‘ciddi’ belgesellerden bir tanesi…

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda toplam nüfusun yüzde 4’ü yeryüzünden silindiğinde; 40 milyondan fazlası sivil olmak üzere 65 milyondan fazla insan hayatını kaybettiğinde dünya tıpkı bugün olduğu gibi dönüyordu. Hiroşima’nın ‘büyümeyen ölü çocukları’ndan geriye hiçbir iz kalmamıştı belki ama güneş yine de doğudan doğuyor ve batıdan batıyordu. Kana susamış politikaların ve sivri ideolojilerin gölgesi bütün dünyanın üzerindeydi; herkes korkmuştu ama kimse ders almamıştı. Belki de Pavese’nin sorduğu soruyu sormanın tam zamanıydı: “Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?”

night and fog 2

Alain Resnais’nin, Adolf Hitler’in Polonya istilasından 16; son atom bombasının Japonya’ya düşmesinden 10 sene sonra çektiği belgeseli, hiçbir zaman cevabını alamayacağımız sorular sormak yerine, sorusunu dahi sormak istemeyeceğimiz cevaplar vermenin peşinde. ‘Gece ve Sis’, Mauthausen-Gusen toplama kampı kurtulanlarından biri olan Jean Cayrol’un yardımcı kalemiyle yazılmış, ziyadesiyle soğukkanlı, ürkütücü, rahatsız edici ve kan donduran bir belgesel. 32 dakikalık kısacık süresi boyunca artık neredeyse ‘yabancılaştığımız’ bu toplama kamplarında ‘tam olarak’ nelerin yaşandığını hesapsızca ortaya koyarken arı kovanına çomak sokmaktan sakınmıyor ve belki de tarihin en sert başyapıtlarından biri olarak anılmayı hak ediyor.

Fransız Yeni Dalgası’nın en mühim yönetmenlerinden biri olan Alain Resnais’nin ‘Gece ve Sis’deki en büyük motivasyonu faşizmin bizatihi kurbanlarından biri olan Jean Cayrol’un projedeki varlığı kuşkusuz. Hatta Resnais, Cayrol bu projeye dahil olmazsa belgeseli yapmayacağını bile söylemiş. Tarih itibariyle artık ‘mecburen’ dışarıdan ve belgeler ışığında algılanabilen döneme içeriden ve gözlemler ışığında bir bakış atan ‘Gece ve Sis’ bir ‘proje’ olmaktan çok bir ‘belge’ olma amacı güdüyor. Öyle ki kitlesel katliamlara karşı duyulan eli mecbur sersem, hisli ve romantik bakıştan hiçbir eser yok bu ‘belge’sel dahilinde. Bu yaklaşımların yerine içi oyulmuş bedenler, ‘sabuna’ çevrilmiş masum ruhlar ve bolca kan var. Hem de belgeselin ‘siyah-beyaz’lığına rağmen ‘kırmızı’lığından bir an bile şüphe duymayacağınız…

Gece ve Sis, savaşın kesin ve acımasız metotlarını kullanan ve bir anlamda en büyük düşmanından beslenen ‘korkunç’ bir eser. Bir askerin kişisel düzeyde hiçbir çatışma yaşamadığı bir masumun alnının ortasına sıktığı, belirleyeni ‘kitlesel’ psikoloji olan bir kurşun gibi… Resnais ve Cayrol ikilisi ifadeleri ve gerçekleri hiçbir şekilde bir ‘anlayış’ süzgecinden geçirmeden, olduğu gibi sunmanın derdindeler… Tam olarak bu sebeple belgeselin ilk cümlelerindeki retorik, toplama kamplarının adı duyulur duyulmaz bir bıçak gibi kesiliyor. Birkaç sene önce asla temizleyemeyecekmiş gibi görünen bu kanlı toprakların üzerinde artık bir kamera bir ziyaretçi olarak geziyor. Uzaktan bakılınca terk edilmiş gibi görünen; ancak geçmişin hayaletleri tarafından sıklıkla ziyaret edilen bu ‘fonksiyonel’ tesisler on yıl sonra bile heybetleriyle canlı ve cansızları dışlamaya devam ediyorlar. Resnais belgeselin de yapım tarihi olan 1955’den anlatmaya koyulurken ‘aniden’ savaşın öncesine atlıyor ve terör psikolojisinin hücrelerinde birer birer gezinmeye koyuluyor.

night and fog 1

Resnais, Cayrol ikilisi faşizmin sistematiğini belgesel örgüsüne ansızın serpmek adına “Bir toplama kampı inşa etmek bir otel ya da stadyum inşa etmekten farksızdı. Çünkü yalnızca müteahhitlere, ölçümlere ve teşebbüslere gerek vardı” ifadesini kullanıyor belgeselin henüz ilk dakikalarında. Ağır bir tokat çarpıyor izleyenin suratına. Zira bu ifade çarpıcı bir anlam oluşturduğu gibi belgeselin amacına dair bir ipucu da veriyor beraberinde. Bu ipucu izleyene ‘beklenen’ psikolojiyi hızlıca tesis ediyor.  Bu noktanın akabinde bir bombardıman başlayıveriyor. Önce ‘temsil’ler sonra da ‘imge’ler canlanıyor; sonra da birer birer dile geliyorlar. Gece ve Sis, yarım saatten çok az uzun süresinin epeyce dışına taşan, toplama kampı arşiv görüntülerini bütün çıplaklığıyla takdim etmeye başlıyor. Romanlarda, filmlerde ya da başka belgesellerde ya zamana yenik düşen ya da hayal gücü tarafından kısıtlanan ‘gerçeklik’ siyah-beyazın hülyasında devleşiyor bir anda. Sinema, sanki her şey şu an yaşanıyormuş ve hiçbir şey asla sona ermeyecekmiş gibi konuşuyor. Gece ve Sis, ‘Yahudi Soykırımı’ hakkında yapılan ilk belgesellerden biri olmasına rağmen ‘ilkel’, ‘eksik’ ya da ‘kolaycı’ değil. Bu tecrübeyi bir tür ‘utanç müzesi gezisi’ haline getiren birçok belgeselin aksine bir ‘yeniden yaşatma’ hali bahşediyor.

Resnais ve Cayrol, belgeselin bağlamını ‘Yahudi Soykırımı’ ile sınırlı tutmamak ve yaşanmış bütün soykırımlara referanslar içermek adına ‘Yahudi’ kelimesi yerine ‘sürgün’ kelimesini kullanıyorlar. Yani, belgeselin muhtevasında, belgeselde gösterilen Alman şiddetinin civarında gizlenmiş olarak Fransa’nın Cezayir’i istila etmesi ve pek çok diğer vahşet eylemi de var. Sözün özü, Gece ve Sis, zamanının çok ötesinde olduğunu, ‘zamandan’ ve mekandan ziyade ‘‘eylem’i umursadığını her haliyle belli ediyor; kıyamete dair ‘ucu açık’ bir belgesel olmanın bütün zorluklarını bertaraf ediyor. Bir başka deyişle, Francois Truffaut’nun bu belgeseli tüm zamanların en iyi filmi olarak göstermesinin  sağlam bir sebebi var.

Türkçe Adı: Gece ve Sis

Yönetmen: Alain Resnais

Senaryo: Jean Cayrol

Oyuncular: Michel Bouquet, Reinhard Heydrich, Heinrich Himmler, Adolf Hitler

Yapım: Fransa, 1955

Süre: 32′


 

Hazırlayan: Kaan Karsan
kaankarsan@gmail.com
@kkarsan

kaynak: eksisinema

Reklamlar