Aramıza yeni katılan Evren Gül’ün ilk yazısını paylaşıyoruz!

Amerika’da birtakım insanların lümpen,kaba ve suça eğilimli olduklarını vurgulamak için hepsini tornadan çıkmış gibi aynı tiplere giydirmek ve bu kadar çok mu küfür ettirmek gerekiyor?

Bus657_10-16-14_01471.CR2
Robert De Niro & Jeffrey Dean Morgan

Eski bir asker olan Luke Vaughn (Jeffrey Dean Morgan) bir kumarhanede kurpiyerlik yapmaktadır. Küçük kızının ise acilen olması gereken bir ameliyat için 300. 000 dolara ihtiyacı vardır. Luke bu parayı bulamamıştır ve kızı birkaç gün içerisinde hastaneden zorunlu olarak çıkarılacaktır. Parayı çalıştığı kumarhanenin sahibi Pope lakaplı Francis Silva’dan (Robert De Niro) istemeye karar verir. Silva ise senelerdir ödün vermediği prensiplerini öne sürerek parayı ödemeyi reddeder ve Luke’u kovar. Luke’a tek seçenek kalmıştır, kumarhaneden anlaştığı bir iş arkadaşı ile beraber çalıştığı yerin kasasını soymak. Luke, yeni tanıdığı ve ne olduklarını bilmediği ortakları ile beraber yeraltı dünyasının ileri gelen ailelerinin paralarının aklandığı bir yeri soymaya ve geçmişi her türlü suç, acımasızlık ve karanlıklarla dolu Pope Francis Silva’ya bulaşmak üzeredir.

Tarantino’nun filmlerini andırırcasına belli parçalarla bütüne ulaşan yapım, bunu sık sık değil de aralıklı olarak büyük dilimlerle yaptığı için aksamadan başarıyla algılanıyor ve özgün bir anlatım kazanıyor. Ayrıca bu parçalar, daha çok olayların iç örgüsünü desteklemek için geri dönüşler şeklinde ve yerli yerince kullanılmış. Soygun, türünün alışıldık birçok klişelerine sıkça uğrasa da hiç birisine pek sığınmadan yolunu bulabilen güzel bir film.

Robert De Niro uzun zamandır, iyi özümsenmiş bir karakterle kendisini yenileyebilen bir sunum yapıyor. Aktör, Francis Silva’nın yaşının, yaşamışlığının ve şu anki açmazlarının derinliğini duyarlılıkla yansıtabiliyor. Onun dışında oyunculuk açısından filmde ana karakterler dışında dengeli bir rol tansiyonu var. Araya sürpriz karakterler girse de yada soygun sırasında kaçırılan otobüsün şoförü gibi, bazıları daha sonradan öne çıkarak kendini hissettirse de, bu denge başarıyla korunuyor.

la-et-mn-heist-movie-review-20151113

Oyunculuk demişken özellikle soygun planlarının yapıldığı sahnelerde yoğunlaşan aşırı küfürlü diyalogların kabak tadı verdiğini söylemek isterim. Yani Amerika’da birtakım insanların lümpen,kaba ve suça eğilimli olduklarını vurgulamak için hepsini tornadan çıkmış gibi aynı tiplere giydirmek ve bu kadar çok mu küfür ettirmek gerekiyor?Yada bu kadar karikatürize mi etmek lazım?….Bu açıdan detaylar biraz daha özenli olabilirdi.

Francis Silva 300. 000 dolar vermez ama 3 milyon dolarını çaldırır. Bir ara söylediği şu sözler, akıp giden zamanın karşısında ancak ve tek dayanağımızın hatta mirasımızın, değerlerimiz ve bıraktığımız izler olabildiğini bize hatırlatır: “Her şey yok oluyor. Her şey doğumundan yada icat edildiğinden itibaren sadece demode olma yolunda ilerliyor”. Bu yüzden filmde de öne çıkan ana kavram “feragat”. İnsanın kendi hakkı olandan vazgeçebilmesi. Yani “anne” ahlakı. Zaten “kar”ın, kazanmanın, kariyerin, mantıksallığın ve bunları besleyen kuralların her şeyi meşrulaştırdığı, bu kadar “erkek” bir dünyada artık ihtiyaç olan, bütün değerlere bir adım geri çekilip yeniden bakabilmenin zorunluluğu. Filmde de bu konu, yaşanan çatışmalar üzerinden çok açıkça dile getiriliyor. Polisin beceriksizliği, para ve suç dünyasının geçit vermez kuralları, bu tip ilişkilerin iyileştirilemez doğası derken bunun yanında, operasyonu yönetmek üzere sonradan atanan ve Dedektif Marconi (Mark- Paul Gosselaar) karakterinde simgelenen, baştan aşağı kariyer, yenilik, dinamizm ve özgüven kokan, sistemin bütün doğasını makullükle özümsemiş, “kar” durumlarına göre rahatlıkla satın alınabilinen bir beyaz yakalı kültür de eleştirilerden nasibini alıyor. -zaten Dedektif Marconi de sürekli beyazımsı açık mavi bir gömlekleydi –

Artık yaşamı iyileştirmeye yetmeyen bu kadar erkeksi tutum ve değerin yerine dişil bir bilgeliği ve dinginliği, yaratıcılığı, empatiyi, fedakarlığı, sağ duyuyu  koyan film, hayatın dağıttığı rollerde bizim de aslında ne kadar “biz” olduğumuzun da kapısını aralıyor. Polisinden, junkeesine, otobüs şoföründen, hastane başhekimine ve kumarhane sahibine kadar hep beraber öyle yada böyle geçip gidiyor olmanın acziyeti ve yaşamın değeri, senaryonun hissettirdiği en hassas konu. Bu yüzden, bağırıp çağırmadan,ajite etmeden, ustaca bir akış ve kurguyla Soygun’un hepimizi birleştirdiği insani zemin yadsınır gibi değil. Film, bireyin kişisel hırsları ve tutumları gençlikte onu geri dönülmez noktalara sürüklese de her zaman, en azından başkalarının yaşamı ve kaderi için atılabilecek bir adımı olabileceğini gözler önüne seriyor ve bunun da büyük bir tamamlanmaya varabileceğini gösteriyor.

Bazen bir eser,insanın kendi iç bütünlüğüne bir şey fısıldar ve siz bunu iç dünyanızda anlamlandırıp kendinizce  zevk edebilirsiniz. Ama bunu sosyal paylaşıma açmak başka bir şeydir. Biraz tereddütle de olsa ben bu noktada düşüncelerimin bir aşırı-yorum olduğunu sanmıyorum; o yüzden paylaşmak istiyorum. Soygun’u izlemeden önce tesadüfen Dante’nin “İlahi Komedya”sını okuyordum. (Komedya:tragedyanın aksine sonu mutlu biten anlatı demek). Filmde soygunculardan birinin adı Dante (Stephan Cyrus Sepher). Ve her fırsatta da adı anılıyor. Yukarıda da bolca bahsettiğim gibi Soygun’da, güncel bir insanlık panoraması çizmekle.   Bu yönüyle bir suç filminden beklenmeyecek bir cesaretle evrensel değerlere atıfta bulunan yapım, Dante Alighieri’nin başyapıtı “İlahi Komedya”yı andırmakta. Ama bunu çok mütevazi ve iddasız yapmakta. Bu yüzden Soygun, cehennemiyle, arafıyla, cennetin yollarını düşünen bir film.

Künye:

Vizyon Tarihi 11 Kasım 2015(ABD) (1s 36dk)
Yönetmen: Scott Mann
Oyuncular: Robert De Niro, Dave Bautista, Jeffrey Dean Morgan
Tür Gerilim , Aksiyon
Ülke ABD

Fragman:


 

Yazar: Evren Gül

Reklamlar